Anasayfa / Haber & Güncel / Gezi Parkı: Kuşak Çatışmasından Kuşak Buluşmasına

Gezi Parkı: Kuşak Çatışmasından Kuşak Buluşmasına

Sadece bir kere dinlediğim bir bilgiydi  bu ‘Kuşaklar’. Bir şirketiçi eğitim seminerinde ünlü bir  yaşam koçu anlatmıştı keyifle. Benimde aklımda en komik bulduğum ‘Baby Boomers’lar kalmıştı. Tek bildiğim, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşmaya başlayan barış ortamında kendini güvende  hisseden bu kuşağın bolca  çocuk yaparak ismiyle  müsemma olmalarıydı.  Romantik bir kuşak olarak anıldılar hep, kullandıkları ne varsa içimize  retro tadında  sindi. Ardından, bir çoğumuzun anne-babalarının içinde olduğu örselenmiş ‘X Kuşağı’ geldi. O çok meşhur sağ-sol davalarını, bacaklarının arasından kurşunlar  sekecek kadar ‘içeriden’ yaşamış, mahalle kavgalarını, ekmek kuyruklarını, toz şeker karnelerini;  kısaca yokluğu iyi bilen, nispeten çalışkan ve otoriteye karşı temkinli  bir kuşak oldu. Dediğim gibi, ne zaman fikri ve vicdanı hür olmaya çalışsa devlet eliyle, militarizm eliyle omuzlarından aşağı çekildi. Kendileri yaşamasa bile  muhakkak abisi, ablası, arkadaşı ya da komşusunun  anlatacak mahpusluk anıları oldu. Gençliklerinin  en güzel zamanlarını, dinledikleri müzik ve okudukları kitaplar ile ayrışarak  geçirdiler. Ve  Masumiyetin nasıl kötü niyetli güçlerce kullanılacağını gösterdiler. Aynı mahallenin  çocukları birbirini  vururken.. Nihayetinde Tonton amca ‘Özal’ döneminde  biraz  nefes alır gibi oldular, sanki ellerine   biraz şeker verildi. Her neyse, hayatları Ankara’nın en ‘cıvcıv’ lı zamanlarında, yine Ankara’nın  en önemli muhitlerinde geçen annemden ve babamdan dinlediklerimle X kuşağı hakkında epey ahkâm kesebilen bir Y kuşağıyım sanırım. Bir çoğumuz  öyleyiz bana kalırsa. İşte bu tuhaf nesil biz Y kuşağını; yani yetmişlerin sonu ve seksenlerin başlarında doğup doksanlarda büyüyen, bugünün iş hayatında  aktif  yetişkinler  olan bizleri yetiştirdi.  Biz de az şey görmedik sanırım. 85’li bir insan olarak Körfez Savaşı’nı ve meşhur karartma  gecelerini, gaz lambalarını; o tuhaf korkuyu hatırlıyorum ilk olarak. Sonrası zaten torna tesviye.  Apolitize  edilmek üzere  başlanan sürecin ilk denekleri. Bilgisayarlarla çok geç tanışan, ‘reglatör, atari, ‘’kalk kızım tv’nin sesini kıs da gel’’, zamlar, enflasyon, derin devlet, susurluk, Koalisyon!, Mesut’lu Tansu’lu, Hoca’lı, Hacı’lı saçma sapan ne var ne yoksa..’’  gibi kavramları iyi bilen,  teknoloji ile münasebeti ilk gençlikte  epey iptidai olan fakat 30’lara merdiven dayadığı ve geçtiği yıllarda el netice  ‘tabletler, ipodlar, günlük hayatı kolaylaştıran hemen her yeni şey’le tanışan bir kuşak. (Doksanlarda  büyümekle ilgili hepimiz  külliyat sahibiyiz  farkındayım ve  kusuruma bakmayın biraz özet  geçtim beyler hanımlar 🙂

İşte bu bizim, bu umutsuz  vaka Y kuşağı ‘Devrim’i görmedi,  tatmadı, sadece ilk masum denemelerini, o efsane üniversite69610_3  gençliğini annelerinden dinledi. Posterlerine google’dan ulaştı, hikayelerine belgesellerden, kitaplardan.. Biliyorduk  iyice artık, bizden umut yoktu. Çünkü bir kere sisteme karışmış, bir kere hayat gailesi denen sıkıntıya bulaşmıştık, evlenmiş, çoğalmış çoktan unutmuştuk.. Gençtik, genç olmasına. Lakin gençliğimiz mesailere sıkışmış bir koşturma olduğu için  asla  bir alex  değildi. Gıptayla baktığımız kardeşlerimiz, ergen diyerek çok da umursamadığımız doksanlarda doğan yavrucakların yaşadığı ‘’özgürlük’’ değildi bizimkisi. Ve teselli ikramiyesi olarak, sokaklarda, parklarda bahçelerde  büyümenin, atarinin, doksanlara ait  her  ne varsa onların işte  daimi ‘’övücü’’süydük. Bizim doksanlarda doğan ufaklıklar  bizim kadar eğlenmemişti, onlar evlerde  bilgisayarlara  mahkum, ellerinde  hep cep telefonu olan kolpa  bir nesildi bize  göre. Apolitiğin dibiydi hepsi de  yerel deyişimizle. Üstelik Z Kuşağıydılar, köprüden önce  son çıkıştılar ve ekonomik sarsıntılarıyla bize hiiç yaramayan Milenyum onların büyüdükleri alandı. Biz bu ufaklıklardan çok şey beklemiyorduk politik anlamda.

Tâ ki bir  sabah uyanıp onları görene kadar. Evet, Gezi’den bahsedeceğim artık. Bu kadar uzun bir yazıyı okumak zahmetine katlanan varsa umarım buraya kadar gelmiştir.  Gezi Direnişi’nde en ön saflarda Liseli, Üniversiteli çocuklar  vardı kimse inkar etmesin. Yanlarında olduk, ağabeyleri  ablaları olarak, anne ve babaları olarak. Ama ‘’onlar’’ öyle güzel ve gerçektiler ki, öylesine ‘’var’’dılar ki!.. İnanamadım..

Meğer ‘ergen’ diyip ötelediğim kardeşim ve arkadaşları memleketlerini, barışı, özgürlüklerini, haklarını ve tüm bunları onlara veren Ata’larını ne kadar seviyor  ve içten içe doluyorlarmış olan bitene.. Hiçbir siyasi  parti, hiçbir  önder  değil, içlerindeki zulme karşı farkındalık ve cesaret döktü sokaklara onları ve bizi. Bu nedenle çok daha kıymetliydi ‘’Direniş’’leri !

Biz onları lise sıralarında, dershanelerde robotlaşır yahut popüler  kültür özneleriyle mutlu, memleket ahvalini umursamaz  sanırken, hiç de  azımsanmayacak bir çoğunluğu pek çoğumuzdan da ‘çok’ takipçisiymiş her şeyin, uyanıkmış mevzuya. Çok şükür dedirttiler lakin meydanlarda canlarını yaktıkça birileri ağladık, dövündük, isyan ettik daha kalabalık geldik bu kez. Bu çocukların canları yanmamalıydı. Çünkü onlar  bizim çocuklarımız, küçük kardeşlerimizdi. Onları üzmeye  kimsenin hakkı yoktu ve bu berrak zihinleriyle koşturdukları her eylemde  göğsümüze  takılı kır çiçekleriydiler solmalarını asla istemediğimiz! Bütünlemelerine  çalışamadı çoğu, evine gidemedi, içine sinmedi ! İçlerine sinmedi yaşanan zulüm.

Ve 22 yaşında  Mahir Gür kaybetti  sol gözünün alt kapağını, Yusuf Murat Özdemir 24’ünde, Selim Poyraz 23’ünde, Vedat Oğuz 18’nde  gaz fişeğinden ve plastik mermilerden gözlerini kaybettiler.  Ethem Sarısülük henüz 26’sında Ankara’da ateşli silahla (!) , Mehmet  Ayvalıtaş 20’sinde İstanbul’da Barikata çarpan aracın altında  kalarak ve 22’sinde Abdullah Cömert Hatayda  dövülerek (!)  öldürüldüler. Ölümleri yüreğimizde faili meçhul sancılar  bıraktı, tırnaklarımızla  avcumuzu kanattık ve devam ettik onlara inanmaya.

Son günlerde (yaklaşık 18 gün) yaşanan debdebede aslına bakarsanız sadece bu üç kuşak değil baby boomers kuşağındaGezi Parkı Annesi yer alan ananelerimiz de aramızda oldu. (neden ‘ananelerimiz’ dedim biliyor musunuz? Hayatın dinamiği kadınların elinde, sokaklara bir bakın, annelerinizin yüzlerine.. gökyüzü  kadınların omuzlarında  yükseliyor  her  sabah buna inanın). Velhâsılı kelam, kayıp X kuşağının yetiştirdiği Y ve Z kuşaklarını  yakından tanımak istedim.  Bunu yaparken de sizlerle paylaşmak. Fikirlere ve umuda kurşun işlemeyeceğini bildiğimizin altını çizdik diyelim belki. Bizi ayırmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği mevzuların da olduğunu, bunca  yıl haybeye birbirini kıyan çatışmacı  nesillerin ilk kez  el ele tutuşmayı başardığı bir tarihi hep birlikte yaşadık demek için belki de. Yaşamak istedik bu kez bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.. Hepsi bu.

Yazar: Görkem Tan

Görkem Tan
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Avukat, Blogger.