Anasayfa / Kaynak / Anayasa Madde 19: Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı Kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne Yapılan Bireysel Başvuruların İncelenmesi

Anayasa Madde 19: Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı Kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne Yapılan Bireysel Başvuruların İncelenmesi

ANAYASA MADDE 19

 KİŞİ HÜRRİYETİ VE GÜVENLİĞİ HAKKI KAPSAMINDA

ANAYASA MAHKEMESİ’NE YAPILAN BİREYSEL BAŞVURULARIN İNCELENMESİ

 

GİRİŞ

“Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. maddesinde ve “özgürlük ve güvenlik hakkı”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde düzenlenmiştir.

Çalışmamızda; Anayasa’nın 19. maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurulara istinaden, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlarda ilgili hakkın ne şekilde somutlaştırıldığı incelenecektir.

 

  1. Genel Olarak

Kişi özgürlüğü; en basit tabir ile kişinin dilediği gibi karar vererek hareket edebilmesi, yer değiştirebilmesi şeklinde açıklanabilir.[1] Kişinin temel haklarını kullanabilmesinin özgür olmasına bağlı olması ve özgürlüğü kısıtlandığında karşılabileceği tehlikeler nedeniyle kişinin özgür olması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle, hem AİHS’de hem de AY’de kamu gücü kullanılarak kişi özgürlüğüne hangi durumlarda müdahale edileceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler ile kişilerin keyfi olarak yakalanması ve tutuklanmasının önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda ilk olarak, paralel şekilde düzenlenen AİHS’nin 5. maddesi[2] ve Anayasa’nın 19. maddesi[3] açıklanacaktır.

1.1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 5: Özgürlük ve Güvenlik Hakkı

Maddenin ilk fıkrasındaki “Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.” ifadesiyle kişinin özgürlüğüne müdahale edilemeyeceği düzenlenmiştir. Takip eden fıkralarda ise yasanın öngördüğü usule uyulması şartı ile istisnalar sınırlı olarak sayılmıştır.

Bu istisnalar; yetkili mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararı sonrasında tutulma, mahkeme tarafından verilen bir karara uyulmaması sebebiyle veya yasanın öngördüğü bir yükümlülüğün uygulanması amacıyla yakalanma veya tutulma, suç işlendiğinden bahisle inandırıcı sebeplerin bulunması veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engelleme zorunluğununu haklı gösterecek makul gerekçelerin varlığı halinde yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanma ve tutulma, küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği veya yetkili merci önüne çıkarılmak üzere tutulması, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek amacıyla, hastalığı yayabilecek kişlerin, akıl hastalarının, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılarının veya serserilerin tutulması ve usulüne aykırı olarak ülke topraklarına girmekten alıkoyma veya hakkında derdest bir sınır dışı ya da iade işleminin olması nedeniyle yakalanma veya tutulmadır.

Maddenin 2. fıkrasında ise özgürlüğü kısıtlanan kişiye yakalanma nedenlerinin ve kendisine yöneltilen her türlü suçlamanın en kısa sürede ve anladığı bir dilde bildirilmesi zorunluluğu düzenlenmiştir.

Maddenin 3. fıkrasında, 1 (c) fıkrası uyarınca yakalanan veya tutulan kişilerin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılmasının zorunlu olduğundan ve makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahip olduğundan bahsedilmiştir. Ayrıca, kişinin salıverilmesinin ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabileceğini öngörülmüştür.

Maddenin 4. fıkrasında, yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkesin; tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi hakkına ve eğer tutulma yasaya aykırı ise serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir.

Son olarak ise maddenin 5. fıkrasında, 4. fıkraya aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan kişilerin tazminat hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.

 

1.2. Anayasa m. 19: Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı

Anayasa’nın 19. maddesinde, AİHS’nin 5. maddesine benzer bir sistematik izlendiği görülmektedir.

Maddenin ilk fıkrasında, yine “Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.” ifadeleri ile kişi hürriyetine müdahale edilemeyeceğine dair kuraldan bahsedilmiştir. Maddenin 2. fıkrasında ise istisnalar, sınırlı olarak sayılmıştır.

Bu istisnalar, şekil ve şartları kanunda gösterilmek koşuluyla; mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi, bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması, bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi, toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi ve usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanmasıdır.

Maddenin 3. fıkrasında; suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabileceğine dair düzenleme yer almaktadır. Hakim kararı olmadan yakalamanın ise ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabileceğinden ve bunun şartlarının kanunlar ile düzenleneceğinden bahsedilmektedir.

Maddenin 4. fıkrasında; kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddiaların her halde yazılı ve hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirileceği düzenlenmiştir.

Maddenin 5. fıkrasında, 2001 Anayasa değişikliği ile gelen bir düzenleme yer almaktadır. AİHS’den farklı olarak bu fıkrada süreler düzenlenmiştir. Yakalanan veya tutuklanan kişilerin; tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç 48 saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok 4 gün içinde hâkim önüne çıkarılacağına dair düzenleme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yanı sıra Anayasa’da da yer almaktadır. Ancak, bu sürelerin olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabileceğine de yer verilmiştir.

2001 Anayasa değişikliği ile gelen bir başka düzenleme de maddenin 6. fıkrasında yer alan, kişinin yakalandığının veya tutuklandığının yakınlarına derhal bildirilmesine ilişkin düzenlemedir.

Maddenin 7. fıkrasında; tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarının olduğu ve serbest bırakılmanın yargılama süresince kişinin duruşmada hazır bulunması veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabileceği düzenlenmiştir.

Maddenin 8. fıkrasında, hürriyeti kısıtlanan kişinin kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma haklarına sahip olduğu AİHS’ye paralel olarak düzenlenmiştir.

Son olarak, maddenin 9. fıkrasında ise 2001 Anayasa değişikliği ile gelen bir başka düzenlemeye yer verilmiştir. Maddede sayılan haller dışında özgürlüğü kısıtlanan kişilerin uğradıkları zararların tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödeneceğini öngörülmüştür.

 

  1. Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı Kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru şartları AY’nin 148. maddesinin 3., 4. ve 5. fıkralarında[4] ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 45.[5] ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeler gereğince; gerçek kişilerin, Anayasa’nın 19. maddesinde ve AİHS’nin 5. maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiası ile idari ve yargısal başvuru yollarının tüketilmiş olması koşuluyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmaları mümkündür.

 

  1. Anayasa Mahkemesi’ne Yapılan Bireysel Başvurularda Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı

AİHS ve AY’deki düzenlemelerde yer verilen, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlandırılmasına ilişkin istisnaların çoğu ceza hukukuna ilişkindir ve Ceza Muhakamesi Hukuku’na ilişkin mevzuatımızda yakalama, gözaltı ve tutuklama koşulları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu maddelerde öngörülen sebepler olmaksızın ve bu usuller izlenmeksizin yakalanan veya tutulan kişi, kişi özgürlüğünün ve güvenliğinin ihlal edildiğinden bahis ile kanunda gösterilen yasal yolları izleyebilir. Kişinin ancak bu itirazlarından bir sonuç alamaması halinde Anayasa Mahkamesi’ne bireysel başvuru yapması mümkündür. Çalışmamızda, Ceza Muhakamesi Hukuku mevzuatımızda öngörülen yasal yollar tek tek irdelenmeyecektir ancak AYM’nin içtihatları incelenirken bazı düzenlemelere atıf yapılacaktır.

Koruma tedbiri olarak özellikle tutuklama, ülkemizde ceza gibi algılanması nedeniyle çok fazla tartışılmaktadır ve sulh ceza hakimlikleri ve mahkemeler tarafından çok fazla tutuklama kararı verilmektedir. Bu husus, beraberinde özgürlüğünden mahrum bırakılan kişilerin 2011 yılından sonra bireysel başvuru yoluna başvurmaları sonucunu doğurmuştur. Yakalama ve gözaltı süreçlerinin tutuklamanın öncesi olmasının bir sonucu olarak da bu konularda çok fazla bireysel başvuru yapılmadığını söylenebilir.

Tutuklama ile ilgili tartışılan birçok farklı hususun bireysel başvurulara istinaden verilen kararlarda da yer aldığını görülmektedir. Çalışmamızda, farklı hususların tartışıldığı ve önemli olduğu düşünülen konularda Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarının ne yönde olduğu incelenecektir.

Bu konular şöyle sıralanabilir: İç hukuk yollarının tüketilmesi bağlamında tutukluluğunun devamına karar verilmesi bakımından tazminat davasının etkililiği, bir yargılamada birden fazla suç bulunması halinde kanuni tutukluluk süresinin hesaplanması, kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması ve hürriyetten yoksun bırakmanın kanuna uygunluğu, tutukluluğun makul süreyi aşması, tutukluluğun devamına matbu/formül gerekçelerle karar verilmesi veya tahliye taleplerinin ya da tutukluluğa itirazların bu gerekçelerle reddedilmesi, tutukluluğa itiraz inelemesinin duruşmasız olarak yapılması ve savcılık görüşünün tebliğ edilmemesi, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri bulunmadığı halde tutuklama, milletvekillerinin tutuklanması veya uzun süre tutuklu bırakılması ve tutukluluğun siyasi faaliyette bulunma hakkı üzerindeki etkisi, mahkumiyet kararı ile tutukluluğun sona ermesi ve “hükmen tutukluluk”, mahkumiyet sonrası tutulmanın değerlendirilmesi, kararı veren mahkemenin görevli olmaması ve kararın gerekçesinin uzun süre yazılmaması, sulh ceza hakimliklerinin kanuni hakim ilkesine aykırı olması, tutuklama kararlarına itiraz hakkının etkin olarak kullanılamaması, tutuklamanın hukukiliği/kanuniliği ve gazetecilik faaliyeti nedeniyle tutukluluk, gözaltı süresinin aşılması, yakalama nedenlerinin bildirilmemesi nedeniyle yakalamanın hukukiliği, idari gözetim altında tutulmanın hukukiliği ve idari gözetime karşı itiraz yolunun bulunmaması.[6]

i. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi Bağlamında Tutukluluğunun Devamına Karar Verilmesi Bakımından Tazminat Davasının Etkililiği

Kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması halinde tazminat talep etme hakkı, CMK 141[7]’de düzenlenmiştir. AYM tarafından, Firas Aslan-Hebat Aslan kararında[8] tutukluluğunun devamına karar verilmesi halinde; CMK 141’in tüketilmesi gereken bir başvuru yolu olup olmadığına ilişkin değerlendirme yapılmaktadır.

AYM’ye göre, kanun yolu ulaşılabilir olmalıdır ve telafi kabiliyetini haiz olmanın yanı sıra kişinin şikayetinin giderilmesinde kişiye makul başarı şansı tanımalıdır. Öngörülen kanun yolunun etkili olduğunun gösterilmesi veya en azından etkili olmadığının kanıtlanması gerekmektedir. CMK 141 gereğince bu yola başvurulması halinde, sadece maddi ve manevi zararların giderilmesi teminat altına alınmaktadır ancak hukuka aykırılık tespit edilse dahi kişiye serbest bırakılma imkanı sunulmamaktadır. Ayrıca, bu madde uyarınca tazminat isteme hakkı, hükmün kesinleştiğinin tebliğ edilmesinden sonra 3 ay içinde kullanılabilmektedir. Bu kanun yolunun hükmün kesinleşmesinden sonraki safhaya ilişkin olması nedeniyle, hükmün kesinleşmesinden önce etkili bir yol olduğuna dair örnek bulunmamaktadır. Bu nedenle, CMK 141; kişinin mağduriyetini giderecek yani tutukluluk halinin devamını engelleyecek bir yol olmadığından tüketilmesi gereken bir başvuru yolu değildir.

ii. Bir Yargılamada Birden Fazla Suç Bulunması Halinde Kanuni Tutukluluk Süresinin Hesaplanması

Bir yargılama birden fazla suç bulunması halinde, derece mahkemeleri tarafından her bir suç bakımından CMK 102’de[9] düzenlenen azami 5 yıllık tutukluluk süresi ayrı olacak şekilde hesaplanabilmektedir.

AYM’ye göre ise, Murat Narman kararında[10] yer verildiği üzere; farklı suçlardan yargılama yapılması halinde azami süre olan 5 yıl ayrı ayrı değil, bir bütün olarak hesaplanmalıdır. Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı hesaplanması kabul edilemez.

Kanunda 5 senelik azami tutukluluk süresine ilişkin madde bulunması öngörülebilir bir düzenleme niteliğindedir ancak bir kişi hakkında birden fazla suç isnadı olması halinde azami tutukluluk süresi her bir suç için ayrı ayrı hesaplandığında kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği süre öngörülemez bir şekilde uzayacaktır. Bu halde, tutukluluk süresinin başvurucu açısından öngörülebilir olmayacağı açıktır. Bir hukuk devletinde henüz suçluluğu sabit hale gelmemiş bir bireyin mahkemenin benimsediği yorum nedeniyle belirsiz bir süre boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması düşünülemez.

iii. Kanunda Öngörülen Azami Tutukluluk Süresinin Aşılması ve Hürriyetten Yoksun Bırakmanın Kanuna Uygunluğu

Uzatma süreleri dahil azami 5 yıllık tutukluluk süresinin aşılmasından sonra kişilerin tutuklu bulundurulmasının hukuki bir dayanağı olmaması nedeniyle AYM, AY 19/3’teki kanunilik şartının karşılanmadığını belirtmektedir. Murat Narman kararında olduğu gibi, azami tutukluluk süresinin aşılması halinde, artık tutuklamanın hukuki dayanağın kalmayacağından bahisle aynı zamanda hürriyetten yoksun bırakmanın kanuna uygun olmadığı yorumu yapılarak AY 19/3’ün ihlal edildiğine karar verilmektedir.

iv. Tutukluluğun Makul Süreyi Aşması

AYM, AİHM ile paralel olarak makul süre için genel bir ilke olmadığını, davaların özelliklerine göre bu süre belirleneceğini kabul etmektedir.

AYM, tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı değerlendirmesi yaparken tutukluluğun devamına ilişkin mahkeme kararlarında belirtilen nedenler ile bağlantılı bir inceleme yapmaktadır. Tutukluluğun devamı için ancak kişi hürriyet ve güvenliğinden ağır basan bir kamu yararı olmalıdır. Kamu yararı gereğini etkileyen tüm olaylar incelenmelidir ve serbest bırakılma talebine ilişkin kararlarda bu olgular yer almalıdır.

Tutukluluğun belli bir süre devam etmesi sonrasında soruşturmanın/kovuşturmanın da ilerlemesi ile doğru orantılı olarak kuvvetli şüphe, kaçma ve delilleri karartma gibi nedenler tutukluluğun devamı için yeterli olmamaktadır. Tutukluluğun uzatılmasına ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerinin halen neden devam ettiği gerekçeli olarak açıklanmalıdır. Tutukluluk şartlarının tutukluluk süresince devam etmesi, tutukluluğun olmazsa olmaz şartıdır. Tutukluluğun ilgili ve yeterli gerekçelerle devam edip etmediği ortaya konulmalıdır. AYM’nin terminolojisi ile bu nedenler, “ilgili” ve “yeterli” görülürse bu takdirde yargılamanın “özenli” olarak yapılıp yapılmadığı kriteri incelenir.

Serbest bırakılma taleplerine ilişkin kararların gerekçelerinin, başvurucunun iddiaları karşısında yeterince gerekçelendirilip gerekçelendirilmediği değerlendirilmelidir.

Murat Narman kararında AYM, tutukluluğa itiraz ve itirazın reddi kararlarının gerekçelerinin tutukluluğun devamını haklı gösterecek içerikte olmadığını belirtmiştir. Aynı hususların tekrarı niteliğinde gerekçelere yer verilmiştir ve bu gerekçeler ilgili ve yeterli değildir.

Bununla birlikte, ilgili davada aynı zamanda azami tutukluluk süresi olan 5 yılın aşılması bakımından tutukluluğun devamı kanunda öngörülen şekil ve şartlara uygun olmadığı için başvuranın tutuklu kaldığı yaklaşık 5.5 yıllık süre makul süre olarak değerlendirilmemiştir ve AY 19/7’nin de ihlal edildiğine karar verilmiştir.

v. Tutukluluğun Devamına Matbu/Formül Gerekçelerle Karar Verilmesi veya Tahliye Taleplerinin ya da Tutukluluğa İtirazlarının Bu Gerekçelerle Reddedilmesi

AYM, bu hususta tutuklulukta makul sürenin aşılması iddiasında yaptığı değerlendirmeyi tekrarlamaktadır. Tutukluluğun devamı gerekçelerinin hukuka uygun olmasını ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olmasını aramaktadır. Gerekçelerin aynı hususların tekrarından ibaret olması yani matbu gerekçelerle tutukluluğun devamına karar verilmesi halinde AYM bu gerekçeleri “ilgili” ve “yeterli” olarak değerlendirmemektedir.

AYM, formül gerekçelere dayanılarak kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları an ile ilk derece mahkemesi kararıyla tahliye edilmelerine kadar geçen sürenin makul olmadığına ve bu nedenle AY 19/7’nin ihlal edildiğine karar vermektedir.

AYM, tutukluluk gerekçeleri ile makul süre incelemesini Firas Aslan ve Hebat Aslan kararında olduğu gibi birbirleriyle bağlantılı olarak yapmaktadır.

AYM’ye göre; her ne kadar bir kişinin, suç işlediği yönünde kuvvetli belirti ve tutuklama nedenlerinden biri veya birkaçının varlığı devam ettiği sürece ilke olarak belli bir süreye kadar tutukluluk halinin makul kabul edilmesi gerekse de özellikle belli bir süre geçtikten sonra tutuklamanın devamına karar verilirken, davanın genel durumu yanında, tahliyesini talep eden kişinin özel durumunun dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluktur. Bu nedenle, aynı davada yargılanan bazı sanıkların durumlarından hareketle genelleme yapılarak diğerlerinin de aynı davranışta bulunabileceğini varsaymak, kişiselleştirmeyi engellediği gibi özgürlüğün esas, tutukluluğun istisna olduğu yönündeki anlayışla da bağdaşmaz.

AYM, Hanefi Avcı kararında[11], derece mahkemelerince verilen tutukluluğa itiraz ve itirazın reddine dair kararların gerekçeleri incelendiğinde, bu gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka uygunluğu ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olmadığı ve aynı hususların tekrarı niteliğinde olduğu yönünde değerlendirmede bulunmuştur. İlgili ve yeterli olmayan gerekçelere dayanılarak başvurucunun özgürlüğünden mahrum bırakıldığı dikkate alınarak söz konusu tutukluluk süresi makul olarak değerlendirilmemiştir. Bu nedenlerle, başvurucunun 2 yıl 10 aylık tutukluluk süresinin makul olmadığına AYM tarafından karar verilmiştir.

vi. Tutukluluğa İtiraz İncelemesinin Duruşmasız Olarak Yapılması ve Savcılık Görüşünün Tebliğ Edilmemesi

AYM’ye göre, tutukluluğa itiraz incelemesinin duruşmasız olarak yapılması silahların eşitliği ilkesi gözetildiği sürece AY 19/8’in ihlali niteliğinde değildir.

AİHM’nin Altınok/Türkiye kararında[12] da belirttiği gibi, tutukluluğa yapılan her itirazda başvurucunun dinlenilmesi gerekmemekle birlikte hürriyeti kısıtlanan kişiler makul aralıklarla dinlenmeyi talep edebilmelidir.

Firas Aslan ve Hebat Aslan kararında, başvuranlar ile birlikte cumhuriyet savcısı da sözlü olarak dinlenilmek üzere mahkemeye çağrılmamıştır. Bu sebeple, silahların eşitliği ilkesinin ihlalindan söz edilemez. AİHM içtihatlarında da belirtildiği üzere; tutukluluk kararına yapılan her itirazın duruşmalı yapılmasının ceza yargısını işlemez hale getirebileceğinden bahisle, özel bir durum olmadığı sürece duruşma yapılması gerekmemektedir.

Tutukluluk haline itiraz başvurularında cumhuriyet savcısı ve tutuklu arasında silahların eşitliği ilkesi gözetilmelidir. Bu ilke, tutukluya soruşturma dosyasına erişme imkanı verilmesini ve tutuklunun dosyadaki gelişmelerden haber olmasını gerektirir.

Tarafların beyanlarının birbirlerine bildirilmesi ve bu beyanlara cevap verme imkanına sahip olmaları gerekir. CMK 270[13] kapsamında alınan cumhuriyet savcısı görüşünün başvuruculara bildirilmemesi nedeniyle tutukluların kendilerini savunamamış olmaları AY 19/8’in ihlalidir.

AYM, Mehmet Haberal kararında[14] tutukluluğun başvurucu dinlenerek değerlendirildiği celseler arasındaki 1 ay 29 günlük süreyi, Ergenekon davasının olağanüstü koşulları ve haftada 4 gün duruşma yapılması gibi hususları da göz önüne alarak makul bir dinlenilme aralığı olarak kabul etmiştir. Çatal/Türkiye kararında[15] belirtildiği gibi AİHM, 28 gün altındaki süre aralığında tutukluluğun devamına ilişkin incelemenin ilgili dinlenilmeden yapılmasını ihlal olarak nitelendirmemektedir. AİHM, Erişen ve diğerleri/Türkiye kararında[16] başvurucuların 2 ay 13 günlük sürede dinlenilmemesine ihlal kararı vermiştir.

Cumhuriyet savcısının mütalaasının tebliğ edilmemiş olmasını ise içtihatlarına uygun olarak AY 19/8 ihlali olarak kabul etmiştir.

vii. Kuvvetli Suç Şüphesi ve Tutuklama Nedenleri Bulunmadığı Hâlde Tutuklama

AYM, bu konudaki içtihatlarında; bir kişinin tutuklanabilmesinin öncelikli olarak kuvvetli suç şüphesine bağlı olduğunu, suçlamanın kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerektiğini ve somut olayın kendine özgü şartları çerçevesinde bu değerlendirmenin yapılması gerektiğini belirtmektedir. Anayasa’ya bariz aykırı yorumlar ile delillerin takdirindeki keyfiyet nedeniyle hak ve özgürlük ihlaline neden olan durumlar hariç diğer hususlar derece mahkemelerinin takdirindedir.

Mehmet Haberal kararında, başvurucuya yöneltilen suç isnadı; “Terör örgütü kurmak ya da yönetmek, cebir ve şiddetle TBMM’nin faaliyetlerini engellemeye teşebbüs, cebir ve şiddetle Hükümetin faaliyetlerini engellemeye teşebbüs etmek ve Ergenekon terör örgütüne üye olmak”tır ve tutuklama nedeni; “Terör örgütü kurup yönetme suçunun işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, suçun niteliği, aleyhine mevcut delil durumu, yüklenen suçun CMK. 100/3-a maddesinde sayılan suçlardan olmasıdır.

Bu başvuruda AYM tarafından; iddianame, delil içeriği ve kısa karar birlikte ele alındığında suç işlemiş olduğundan şüphelenmek için inandırıcı delillerin mevcut olduğu kabul edilmiştir ve bu nedenle açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle bu bakımdan başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

AYM’nin kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenlerinin olduğu yönünde yaptığı değerlendirmenin, tutukluluğun devamı için yaptığı değerlendirmeden farklı olduğu görülmektedir. Genel olarak, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri ile ilgili mahkeme kararlarını yeterli kabul ettiği ancak verilen tutuklamanın devamına ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerini “yeterli” ve “ilgili” bulmadığı için ihlal kararı verdiği görülmektedir.

Öte yandan; Mehmet Haberal kararına ilişkin olayda, yerel mahkeme ve ardından AYM tarafından verilen kararlarda, tutuklama nedeni olarak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgulardan bahsedilmiş olmasına rağmen bu olguların neler olduğundan bahsedilmeyerek genelgeçer ifadelerle “suçun niteliği”, “delil durumu”, suçun CMK’daki katalog suçlardan olması gerekçe gösterilmiştir. Bu anlamda, AYM, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri açısından değerlendirme yapmaktan adeta kaçınmaktadır. Ancak, bu karar değerlendirildiğinde; kuvvetli suç şüphesini gösteren olgulardan bahsedilmeksizin sadece kanundaki ifadenin kararın gerekçesi olarak yer alması kanımızca tutuklama nedeninin ilgili ve yeterli olmaması nedeniyle AY 19’un ihlali niteliğinde olmalıdır.

Benzer  şekilde AYM, Hanefi Avcı kararında başvurucunun kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri olmaksızın tutuklu kaldığı iddiasını açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur. Somut olayda, yerel mahkeme ve AYM tarafından başvurucunun bir Devrimci Karargah Örgütü üyesi ile olan bağlantısını Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabında belirtmesi ve ikametinde silah bulunması gibi nedenler ile kuvvetli suç şüphesinin olduğuna kanaat getirilmiştir. Ancak, AYM, bu kararında da tutukluluk süresinin makul olmadığı ve tahliye taleplerinin formül gerekçelerle reddedilmesine ilişkin değerlendirmesinde AY 19/7’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.

viii. Tutukluluğunun Makul Süreyi Aşması Bağlamında Milletvekillerinin Tutuklanması veya Uzun Süre Tutuklu Bırakılması ve Tutukluluğun Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkı Üzerindeki Etkisi

AYM, tutukluluğun makul süreyi aşması ile ilgili incelemelerinde somut olayın şartlarını da dikkate almaktadır. Mehmet Haberal kararına ilişkin olayda, genel olarak yapmış olduğu makul süre incelemesinin yanı sıra başvuranın milletvekili seçilmesini de değerlendirmiştir.

Makul süre, her davanın özelliğine göre belirlenir. AY 38/4’de[17] yer alan masumiyet karinesi gereğince kişi hürriyeti esas, tutukluluk ise istisnai olmalıdır. Masumiyet karinesi ilkesine rağmen tutukluluğun devamı ancak kişi hürriyetine nazaran ağır basan kamu yararı olması durumunda haklı görülür.

Milletvekili seçilen bir kişiye ilişkin olarak; seçilme hakkı sadece aday olma değil, seçildikten sonra parlamentoda bulunma hakkını da ihtiva eder. Kişilerin seçildikten sonra milletvekili sıfatıyla temsil yetkisinin kullanılabilmesi gerekir. Yasama faaliyetine katılmaya yönelik bir müdahale, aynı zamanda seçmenlerin serbest iradesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. Milletvekili-seçmen ilişkisinden hareketle ifade özgürlüğü, milletvekilleri için özellikle halkı temsil ettiklerinden ve onların taleplerini dile getirdiklerinden önemlidir. Bu yüzden, muhalif milletvekilleri için ifade özgürlüğüne yönelik müdahale daha sıkı denetlenmelidir.

AY 83[18] ile yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı düzenlenmiştir. Milletvekillerinin işlediği iddia edilen suçlar ile ilgili olarak tutulma, tutuklanma, sorgulama ve yargılama hususlarında dokunulmazlıkları bulunmaktadır. Dokunulmazlığın amacı milletvekillerine bir ayrıcalık tanınması değildir, temsil edilen kesmin düşüncelerinin gereği gibi yansıtılmasıdır.

Tutukluluğun devamı hakkında karar verilen kişi milletvekili ise, çatışan değerlere seçilmiş milletvekilinin tutukluluğu nedeniyle yasama faaliyetine katılamamasından cihetle mahrum kalınan kamu yararı da eklenmektedir. Milletvekili seçilen kişinin tutukluluğunun devamına karar verilirken AY 19 ve AY 67’de[19] düzenlenen seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkından çok daha fazla ağır basan yararın varlığı somut olgulara dayanılarak gösterilmelidir.

Makul sürenin aşılıp aşılmadığı incelenirken, başvuranın milletvekili seçilmesi nedeniyle tahliye edilmesine ilişkin gerekçelerin derece mahkemeleri tarafından somut olarak değerlendirilip değerlendirilmediği önem taşır. AY 67 ile başvuranın tutuklu olarak devam etmesindeki kamu yararı arasında ölçülü denge varsa tutukluluğun devamına ilişkin gerekçeler ilgili ve yeterli olmalıdır.

Milletvekili seçilen kişinin dokunulmazlığınn istisnası olan AY 14’e[20] giren hallerde, tutukluluğun devamına karar verilirken davanın genel durumu yanında tahliyesi talep edilen kişinin özel durumu dikkate alınmalıdır. Tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bu anlamda bir zorunluluktur. Mehmet Haberal kararında, tahliye talepleri incelenirken ret kararlarının gerekçeleri yeterince kişiselleştirilmemiş, milletvekili olan başvurucunun kaçacağına ya da delilleri karartacağına dair inandırıcı somut olgular ortaya konulmamıştır.

Tutukluluğun yeniden değerlendirilmesine ilişkin kararda, somut olayda dava kapsamında yargılanan sanıklarının bazılarının kaçmış olduğu veya kaçmaya teşebbüsü ve delilleri karartma girişimi gibi nedenler gerekçe olarak gösterilmiştir. Bu haller diğer sanıklar için geçerli nedenler olmamalıdır. Bu yorumla masumiyet karinesi ve kişi hürriyetine ilişkin ilkeler zedelenecektir. Genelleme ile bir davada yargılanan kişilerin de aynı davranışları yapabileceğinin varsayılması kişiselleştirmeyi engeller ve tutukluluğun istisnai olması ilkesi ile bağdaşmaz. Bu anlamda, tutukluluğun devamına ilişkin kararlardaki gerekçeler ilgili ve yeterli değildir.

6352 sayılı Kanun ile CMK 109/3’e[21] eklenen adli kontrol ile ilgili hükümler lehe olduğu için başvurucuya uygulanabilir. Mevcut adli kontrol talepleri bu doğrultuda yeterince dikkate alınmamıştır. 6352 sayılı Kanun’dan sonraki taleplerin reddinde bu husus daha belirgindir. İlgili kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, başvurana yurtdışına çıkış yasağı mahiyetindeki adli kontrolün uygulanması talep edilmişse de başvuranın bu talebi de reddedilmiştir.

Başvuranın tutukluluk durumuna ilişkin 7/5/2009 ila 27/7/2012 tarihleri arasında toplam 121 kez inceleme yapılmıştır. Bu kararların tamamında tahliye talepleri reddedilmiştir. Bu kararlarda genel olarak dosya kapsamına göre kuvvetli suç şüphesinin varlığı, suçun katalog suçlardan olması, suçun niteliği, öngörülen ceza, adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı, bir kısım sanıkların savunmalarının alınmamış olması, sanıklardan bazılarının kaçmış olması veya delilleri karartma girişimi gerekçelerine yer verilmiştir.

Yargılamanın tutuklu sürdürülmesinden beklenen kamu yararı ile siyasi faaliyette bulunma hakkı arasında ölçülü denge kurulamamıştır, bu nedenle başvuranın tutuklu kaldığı süre makul değildir. AYM tarafından AY 67/1 ile bağlantılı olarak AY 19/7’nin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Ayrıca, başvuranın AY 67/1’deki seçme seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine ilişkin bir iddiası olmasa dahi AYM tarafından bu husus incelenmiştir ve tutukluğunun AİHS 1. Protokol’ün 3. maddesi[22] ile korunan hak bakımından, yemin ederek fiili olarak milletvekilliği yapılmasına engel olması nedeniyle AY 19/7 ile bağlantılı olarak AY 67/1’in ihlal edildiğine karar verilmiştir.

ix. Mahkumiyet Kararı ile Tutukluluğun Sona Ermesi ve “Hükmen Tutukluluk”

İlgili konu, AYM’nin Neytullah Bayram kararındaki[23] içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Başvurucu Neytullah Bayram’a yöneltilen suç isnadı 09.10.2008 tarihinde Diyarbakır Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksekokulu’ndan çıkan polisleri taşıyan servis aracına yapılan saldırı nedeniyle “Devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak, kasten kamu görevlisini öldürmek, kasten kamu görevlisini öldürmeye teşebbüs, kamu malına zarar vermek ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet”tir. Başvurucu hakkında 6 kez ağırlaştırılmış müebbet, 384 yıl hapis, 120.000.00-TL adli para cezasına mahkumiyet kararı verilmiştir.

Başvurucu, yerel mahkemede devam eden yargılamasında; tutukluluğunun 5 yıl 5 ay olması nedeniyle tahliye talebinde bulunmuştur. Başvurucunun bu talebi; hükmen tutukluluğa ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına atıf yapılarak sanığın halen hükümlü statüsünde olması, 6526 sayılı Kanun’un (TMK kapsamındaki suçlar için de azami tutukluluk süresini 10 yıldan 5 yıla indirilmesi) 06/03/2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ve usul yasalarının geriye yürümesinin hukukun ana kurallarına nazaran mümkün olmaması, tutukluluk süresinin farklı suçlar bakımından ayrı ayrı hesaplanması gerekmesi ve yargılama-tutukluluk sürelerinin uzamasına sanıkların sebep olması nedenleriyle reddedilmiştir.

Yerel mahkemenin tahliye talebinin reddi kararının gerekçesinde de belirtildiği üzere; ilk derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararı verilmesi ile tutukluluğun sona erdiğine ve yargılanan kişinin statüsünün “hükmen tutuklu” olduğuna ilişkin içtihat, Ceza Hukuku mevzuatımıza aykırı olsa da Yargıtay ve AYM tarafından kabul edilmektedir. Bireysel başvuruya konu olan bu olayda, AYM tarafından da azami tutukluluk süresinin aşıldığına ilişkin iddia, yapılan hükmen tutukluluk değerlendirmesi nedeniyle açıktan dayanaktan yoksun ve kabul edilemez bulunmuştur.

ix. i. “Hükmen Tutukluluk” Statüsü ve Bu Statünün Türk Ceza Hukuku Açısından Değerlendirilmesi

“Hükmen tutukluluk” kavramı; kişinin serbest bırakılmadan tutuklu olarak yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkum olması halinde, mahkumiyet tarihi itibarıyla tutukluluk halinin sona ermesini ve mahkumiyet tarihi itibariyle kişinin hukuki durumunun “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmasını ifade eder. Zira mahkumiyete karar verilmesi, şüphenin yenildiği anlamına gelmekte; isnat olunan suçun işlendiği, bundan failin sorumlu olduğunun sübuta erdiği kabul edilmekte ve bu nedenle sanık hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaya ve/veya para cezasına hükmedilmektedir. Böylece, tutuklu sanığın hukuki statüsü değişmekte, tutuklanmasına neden olan kuvvetli şüphe yerini, her türlü şüpheden uzak bir kabulü ifade eden “kanaat“e bırakmaktadır. Bu nedenle, mahkumiyetle birlikte kişinin kuvvetli suç şüphesinin ve bir tutuklama nedenine bağlı olarak tutukluluk halinin sona erdiğinin kabulü gerekir. Bu bakımdan, mahkumiyet kararının kesinleşmiş olması ayrıca gerekmez. Hürriyetten yoksun bırakılma ancak AY’nin anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan birinin varlığı halinde söz konusu olabilir. “Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların yerine getirilmesi” amacıyla kişilerin hürriyetinden yoksun bırakılması 19/2’de sayılan hallerden biridir.

AİHM tarafından verilen Wemhoff/Almanya kararında[24], tutulu bulunsun ya da bulunmasın, ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilen kişinin, AİHS’nin 5/1 (a) maddesine göre “mahkumiyet kararı verilmesinden sonra” özgürlüğünden mahrum bırakılan kişi olduğu yorumu yapılmıştır. Türk Hukuku’nda ise 2011 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından kurul başkanı dahil 15 üyenin karşı oyu ile salt çoğunlukla verilen karar[25] doğrultusunda “hükmen tutukluluk” içtihadı oluşmuştur.

Ceza Muhakemesi mevzuatımızdaki konuya ilişkin maddeler şu şekildedir: CMK’nın 2/1 (b) maddesine[26] göre, sanık; derece mahkemesinin mahkumiyet hükmüne kadar değil, verilen bu hükmün kesinleşmesine kadar suç şüphesi altında bulunan kişiyi ifade etmektedir. CMK’nın 2/1 (f) maddesi[27] uyarınca ise, kovuşturma; iddianamenin kabulü ile başlayarak yine derece mahkemesinin mahkumiyet hükmüne kadar olan kısmı değil, kararın kesinleşmesine kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu tanıma göre, kanun yolu muhakamesi de kovuşturma evresinin bir parçasıdır ve hükmün kesinleşmesi kanun yollarının tüketilmesi ile mümkün olmaktadır. CMK’nın 104/3 maddesinde[28] ise, sanığın Yargıtay aşamasında da tahliye talebinde bulunabileceği belirtilmiştir. Temyiz edilen yerel mahkeme kararı bu aşamada kesinleşmediğinden, Yargıtay’ın ilgili dairesince veya Ceza Genel Kurulu’nda dosya üzerinden yapılacak olan incelemede tahliye kararı verilebilecektir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 4. maddesinde[29] de mahkumiyet hükümlerinin kesinleşmeden infaz olunamayacağına ilişkin hüküm yer almaktadır.

ix. ii. “Hükmen Tutukluluk” Statüsünün Türk Ceza Mevzuatımıza Göre Kabul Edilemeyeceğine Dair Değerlendirme

Çalışmamızın bir önceki kısmında incelediğimiz maddelerde de açıkça görüldüğü üzere; Ceza Muhakemesi mevzuatımızda “tutuklu” ve “hükümlü” olmak üzere iki farklı statü bulunmaktadır ve “hükmen tutuklu” şekilde başka bir statü yoktur. Bununla birlikte, CMK’nın 100.-108. Maddelerinde tutukluluk süreleri bakımından “mahkumiyet öncesi” veya “mahkumiyet öncesi” şeklinde bir ayrım yapılmamıştır.

Derece mahkemeleri tarafından verilen karar kesinleşmeden ve kovuşturma aşaması devam ederken, kişi sanık statüsünde olmak üzere tutuklu bulunmaktadır. Derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararının verilmesi, kişinin sanık statüsü üzerinde bir değişiklik meydana getirmemektedir ve kişi hükümlü haline gelmemektedir. Temyiz aşamasında da sanıkların tutukluluğa itiraz haklarının olması, kanun yolu aşamasında da sanık ve tutuklu statülerinin devam ettiğinin bir göstergesidir. Buna göre, kanun yolu incelemesi sona erip karar kesinleşmeden kişinin ara bir statü yaratılarak “hükmen tutuklu” olduğunun veya bir suç isnadına bağlı olarak tutulduğunun kabulü hiçbir şekilde mümkün değildir.

Hükmen tutukluluk kavramı, uluslararası sözleşmelerin güvencesi niteliğini taşıyan AY 90/5[30] hükmünün aleyhe yorumlanması suretiyle Türk Hukuku’nda yerini bulmuştur ve iç hukukta tutukluluğu kısıtlayan, kişi hürriyetinin sınırlarını genişleten AY 19/7-8, CMK 2, CMK 102[31], CMK 104/3 ve CGTHİHK 4 gibi lehe hükümlerin üstünlüğünü ve önceliğini öngören düzenlemeler yok sayılarak bu içtihat oluşturulmuştur.

AY 90/5’te, uluslararası sözleşme hükümleri ile iç hukukun çatışması halinde sözleşme hükümlerine üstünlük tanınacağına işaret ederken, iç hukuk hükümlerinin uluslararası sözleşmeye göre daha aleyhe olması hali dikkate alınmıştır. Kaldı ki, AİHS 53’te[32] sözleşme hükümlerinden hiçbir tanesinin sözleşmeci tarafların yasalarını ve taraf olduğu başka sözleşmeler uyarınca tanınmış olan insan haklarını ve temel özgürlüklerini sınırlayacak veya ihlal edecek biçimde yorumlanamayacağı düzenlenmiştir. Türk Ceza mevzuatındaki lehe kanun düzenlemelerine rağmen AİHM içtihatlarına atıf yapılmak suretiyle bu hükümlerin yok sayılması, mevzuattaki düzenlemeler ile çelişmektedir ve hakkın kötüye kullanması suretiyle hak ve özgürlükleri kısıtlanması sonucunu doğurmaktadır.[33]

AYM de bu içtihadı benimseyerek ve tutukluğunun sona erdiği tarihi mahkumiyet tarihi olarak kabul ederek; son derece hakkaniyetsiz sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu değerlendirmenin bir sonucu olarak, mahkumiyet kararı verilmesinden sonra kararın temyiz edilmesi halinde kişilerin belirsiz bir süre boyunca tutuklu kalmaları söz konusu olmaktadır. Çünkü Yargıtay’da geçen süre tutukluluk süresi olarak kabul edilmemektedir ve azami tutukluluk süresinin hesabında da dikkate alınmamaktadır. Bu sorunlu değerlendirme, azami tutukluluk süresi ile birlikte makul tutukluluk süresinin belirlenmesinde de etkili olacaktır ve azami tutukluluk süresinin dolmasına rağmen kişinin tahliye edilmemesi sonucunu doğuracağı gibi, mahkumiyet kararı verilene kadar geçecek sürenin az olması halinde, tutukluluk süresi makul kabul edilecektir. Aynı zamanda, kişinin yargılandığı dava temyiz aşamasında iken tutukluluğuna yapmış olduğu itirazın reddedilmesi sonucu AYM’ye bireysel başvuruda bulunursa; tutukluluğun bitiş tarihi mahkumiyet kararı olarak kabul edildiği için ilk derece mahkemesinin bu kararından itibaren 30 gün içinde başvuru yapılmaması durumunda süre bakımından kabul edilmezlik kararı[34] verilecektir (Muhittin Tulgar Kararı) ve kişinin bireysel başvuru yapma hakkından mahrum olması sonucu ortaya çıkacaktır.

AYM’ye yapılan bireysel başvuruların iyi gerekçelendirilmesi suretiyle, AYM’nin bu içtihadından vazgeçerek tutukluğunun derece mahkemesinin mahkumiyet kararıyla değil, kararın kesinleşmesi ile son bulduğunun kabul etmesi; ayrıntılı şekilde açıklanan hakkaniyetsiz sonuçların ortaya çıkmasını engelleyecektir.

 

x. Mahkumiyet Sonrası Tutulmanın Değerlendirilmesi, Kararı Veren Mahkemenin Görevli Olmaması ve Kararın Gerekçesinin Uzun Süre Yazılmaması

İlgili konu, AYM’nin Mehmet İlker Başbuğ kararındaki[35] içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Başvurucu, kendisine isnat edilen “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” ve “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme” suçları nedeniyle tutuklanmıştır ve “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” suçundan mahkum edilmiştir.

Somut olayda da AYM, başvurucunun durumunun ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararı ile AY 19/3 anlamında “suç şüphesine bağlı tutma” kapsamından çıktığına, AY 19/2 bağlamında “bir mahkûmiyet kararına bağlı olarak tutma” olduğuna ve başvurucunun “hükmen tutuklu” olduğuna kanaat getirmektedir.

Başvurucu, kararı veren mahkemenin uzun süre kararın gerekçesini yazmaması nedeniyle tutukluluğuna ve kararı veren mahkemenin görevsizliğine ilişkin itirazın incelenememesi sonucu AY 19’a aykırı bir şekilde özgürlüğünün kısıtlandığını iddia etmektedir.

Özgürlükten yoksun bırakmanın dayanağı olan hükmün gerekçesi, hükümle birlikte tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç 15 gün içinde dava dosyasına konulması ve CMK 104 gereğince dosya Yargıtay’da iken salıverilme istemi hakkındaki kararın Yargıtay’ın ilgili dairesi veya Yargıtay CGK tarafından verilmesi gerekir. Somut olayda, gerekçeli kararın dava dosyasına konulmaması ve bu nedenle temyiz incelemesi için dosyanın Yargıtay’a gönderilememesi sonucunda tahliye talebine ilişkin karar verilememiştir.

AY 19/8 gereğince özgürlükten yoksun bırakmanın “kanuni” olup olmadığının “kısa sürede” incelenmesi gerekir. AY 19 uyarınca özgürlüğü kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesi ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Fıkrada kısıtlama sebebi bakımından bir ayrım yapılmadığından, başvuru hakkı kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılma ile sınırlı değildir. AY 19/2’deki özgürlükten yoksun bırakılma hallerinde de bu güvence geçerlidir. Özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğu kavramı, buna karar veren merciin kanunen yetkili olmasını da kapsamaktadır.

Bu çerçevede, başvurucunun kendisi hakkında karar veren mahkemenin görevli olmadığı, AY 148/7[36] gereğince Genelkurmay Başkanı’nın göreviyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan’da yargılanması gerektiği yönündeki itirazı özgürlükten yoksun bırakmanın hukukiliğine ilişkindir. İsnat edilen suçlara ilişkin eylemlerin nitelendirilmesinin, davanın Yüce Divan’da görülmesi gerektiği iddiasıyla doğrudan ilgili olduğu, bu çerçevede yargılama merciinin görevli olmadığıyla ve eylemlerin nitelendirilmesiyle ilgili itirazların temyiz merciince re’sen dikkate alınacağı açıktır. Bu hususlara ilişkin kesin bir yargısal karar verilinceye kadar başvurucunun özgürlüğünün kısıtlanmasının devam ettiği görülmektedir. Bu süre zarfında başvurucunun, “hukukun öngördüğü usule uygun olmadan” özgürlüğünden yoksun bırakılması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, bu aşamada yargılama merciinin görevine ilişkin itiraz dikkate alınarak başvurucunun telafi edilemez şekilde mağduriyetinin ortaya çıkması ihtimalini hukuki çarelerle gidermek gerekmektedir.

Hüküm tarihinden itibaren 7 ayı aşan bir süredir gerekçeli kararın dosyaya konulmamış olması nedeniyle başvurucunun, mahkumiyete bağlı olarak tutukluluğun devamına ilişkin kararın görevli olmayan bir mahkeme tarafından verildiği, dolayısıyla özgürlükten yoksun bırakmanın hukuki olmadığı yönündeki iddiasını temyiz mercii önüne götürememesi sonucu ortaya çıkmıştır. Özgürlüğünden yoksun bırakılma kararının hukukiliğini temyiz mercii önünde denetletme hakkının kullanamaması hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.

Derece mahkemesi, nihai karardan sonraki tahliye talebine ilişkin olarak gerekçeli kararın açıklanmadığı ve bununla birlikte talep hakkında “kovuşturma aşaması tamamlandığı ve hükmen tutukluluk kararına yapılan itirazın reddine karar verildiği” gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına dair karar vermiştir. İşin esasına girilmeksizin talebe ilişkin olarak etkili bir yargısal inceleme yapılmaması AY 19/8 ile güvence altına alınan hakkı işlevsiz hale getirmektedir. AYM, özgürlükten yoksun bırakmanın hukuki olmadığı iddiasının ve salıverilme talebinin temyiz merciince incelenememesi nedeniyle adli kontrol hükümleri de değerlendirilerek talep hakkında yargılamayı yürüten mahkemece tarafından karar verilmemesinin AY 19/8’i ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

xi. Soruşturma Evresinde Sulh Ceza Hakimlikleri Tarafından Koruma Tedbirlerine Karar Verilmesi

xi. i. Sulh Ceza Hakimliklerinin Kanuni Hakim İlkesine Aykırı Olduğu İddiası

Bu husus, kişi hürriyeti ve güvenliğinin kısıtlanmasının kanuniliği kapsamında AY 19/3 gereğince değerlendirilmelidir. Sulh ceza hakimlikleri, 28.06.2014 tarihli 6545 Sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile kurulmuştur. İlgili kanunda yapılan değişiklik gereğince soruşturma evresindeki koruma tedbirlerine ilişkin kararlar sulh ceza hakimlikleri tarafından verilecektir.

Kanuni hakim ilkesi, AYM’nin kararlarında benimsediği üzere, suçun işlenmesinden önce davayı görecek mahkemenin kanun tarafından belirlenmesidi ve bu ilke sanığa veya davanın taraflarına göre hakim atanmasına engel olma amacı taşımaktadır.

6545 sayılı Kanun’un sulh ceza hakimliklerinin kurulmasını öngören maddelerinin AY’nın 2., 19., 36. ve 37. maddelerini ihlal ettiği gerekçesi ile açılan iptal davasında ilgili düzenlemelerin anayasaya aykırı olmadığına oy çokluğu ile AYM tarafından karar[37] verilmiştir. İlgili karara göre; kanuni hakim ilkesi yeni kurulan mahkemelerin önceden işlenen suçlara ilişkin hiçbir şekilde yargılama yapmaması anlamını taşımamaktadır. Belirli olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla yeni kurulan mahkemenin bundan önce gerçekleşen uyuşmazlığa bakması kanuni hakim güvencesine aykırılık taşımaz.

AY 9’da[38] yargı yetkisinden ve AY 138’de[39] yargı bağımsızlığından ne anlaşılması gerektiğine yer verilmiştir. Yargı bağımsızlığı, bir uyuşmazlık çözümlenirken yasamaya, yürütmeye ve davanın taraflarına karşı etki altında olmamayı ifade eder. Bağımsızlık, tarafsızlık ile tamamlanır ve tarafsızlığı belirleyen husus hakimlerin öznel davranışlarıdır. AY 36’da tarafsızlıktan açıkça bahsedilmese de AİHS 6/1’in[40] zımni yorumundan bu özelliğe sahip olması gerektiği sonucu çıkmaktadır.

Sulh ceza hakimliklerinin kanuni hakim ilkesine aykırı olduğu iddiasının yer aldığı başvurularda; AYM, sulh ceza hakimlerinin diğer tüm hakimler gibi HSYK tarafından atanmaları, hakimlik teminatına sahip olmaları, AY’deki gibi bağımsızlık esasına göre teşkilatlandırıldıkları, tarafsız davranmayacakları hususuna ilişkin herhangi bir unsurun yapılarında bulunmadığı, somut olarak tarafsızlığın yitirildiğinin ortaya konulması durumunda davaya bakılmasının engelleneceğine dair usul hükümlerinin olması nedeniyle ihdas eden kanun hükmünün iptal isteminin reddedilmesine dair AYM kararına atıf yapılmıştır. Mehmet Baransu (2) kararında[41] da bu nedenle bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

 

xi. ii. Sulh Ceza Hakimliklerinin Tarafsız Olmadığı İddiası

İlgili konu, AYM’nin Hikmet Kopar ve diğerleri kararındaki[42] içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Somut olayda, başvurucular tarafından; haklarında başlatılan soruşturmalardan sonra sulh ceza hakimliklerinin kurulması, Cumhuriyet savcılığının bu hakimliklerin kurulması aşamasına kadar hiçbir işlem yapmayarak yeni mahkemeler kurulduktan hemen sonra gözaltıların başlatılması, söz konusu soruşturmalardan önce ve soruşturmalar sırasında yönlendirici siyasi söylemlerde bulunulması ve sulh ceza hakimliklerine atanan hakimlerin daha önce 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde başlatılan soruşturmalardaki şüpheliler lehine kararlar vermiş olmaları nedeniyle kendileri hakkında tutuklama kararı veren sulh ceza hakimliklerinin doğal hakim ilkesine aykırı olduklarını, bağımsız ve tarafsız olmadıklarına ilişkin yeterli kuşkunun mevcut olduğu iddia edilmiştir.

AYM, tutukluluk veya tutukluluğa itiraz incelemelerinde görev yapan hakimlerin başvurucularla ilgisi olmayan konularda daha önce görevleri kapsamında verdikleri kararlardan hareketle tarafsız olmadıklarını söylemenin mümkün olmadığına ilişkin karar vermiştir. Bu kapsamda hakimlerin geçmişte kimi davalarda/uyuşmazlıklarda kullandığı oylar, tamamen hakimlerin yargısal görevine ilişkindir. Hakimlerin geçmişte verdikleri kararlar ve kullandıkların oyların tarafsızlıklarından şüphe duyulmasına neden olacak olgular olarak değerlendirilmesi ve dolayısıyla bunun hakimi red sebebi olarak kabul edilemeyeceği AYM içtihatlarında[43] da belirtildiği üzere açıktır. Açıklanan nedenlerle AYM, Hikmet Kopar ve diğerleri tarafından yapılan başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilmez olduğuna karar vermiştir.

 

xii. Tutuklama Kararlarına Karşı İtiraz Hakkının Etkin Olarak Kullanılamaması ve İtiraz Yolunun Etkili Olmaması

İlgili konu, AYM’nin Mehmet Baransu (2) kararındaki içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Başvurucu; suçlamaya dayanak belgelerin gösterilmemesi, soruşturma dosyasındaki kısıtlama kararı nedeniyle dosyayı inceleyememesi ve sulh ceza hakimliklerine karşı mahkeme güvencesinden uzak şekilde kapalı devre itiraz sistemi bulunması nedeniyle AY 19’un ihlal edildiğini iddia etmektedir.

 

xii. i. İtiraz Hakkının Etkin Olarak Kullanılması

İtiraz hakkının etkin olarak kullanılabilmesi için tutukluluk halinin devamına veya serbest bırakılmaya ilişkin taleplerin incelenmesinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargı ilkelerine riayet edilmelidir. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usul hakları bakımından aynı koşullara tabi tutulmasını ve iddia-savunmalarını mahkeme önünde makul biçimde yapmalarını sağlama anlamına gelir. Taraflardan birine tanınan ancak diğerine tanınmayan bir hak söz konusu olduğunda, olumsuz sonuç doğurduğuna dair somut bir durum olmasa dahi silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiştir. Çelişmeli yargı ilkesi ise taraflara dosya hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını, tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını sağlar.

AİHM, Cengiz/Türkiye kararında[44] müdafiilerin dosya içeriğini incelemekten yoksun bırakılmasını silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak yorumlamaktadır. Ancak milli güvenlik, 3. kişinin temel haklarının korunması, polisiye yöntemlerinin gizli kalması gerekliliği nedenleriyle dosyanın içeriği kısıtlanabilir. Savunma hakkının kısıtlanması nedeniyle karşılaşılacak zorlukların yargılama sırasında yeteri kadar giderilmesi gerektiğine dair AİHM içtihatları mevcuttur.

Somut olayda, başvurucu; ifadesi alınırken erişimi kısıtlanan belgeler hakkında sorular sorulması, tutukluluk kararına itirazda bu belgelerin içeriğine atıfta bulunması, tutukluluğa temel teşkil eden belgelere erişimi olması ve içeriklerini bilmesi nedeniyle tutukluluk nedenlerine yeteri kadar itiraz etme imkanı bulmuştur. AYM, somut olay bazında dava konusuna ilişkin önemli belgelerin çoğunun başvurucu tarafından mahkemeye teslim edildiğine vurgu yapmıştır. Bununla birlikte, başvurucunun savunmasının alınması ve itiraz dilekçelerinin hazırlanması aşamasında çoğu bilgiye sahip olduğu görülmüştür. İfadesi alınırken başvurucuya karşı bu belgeler kapsamında sorular yönetilmiştir. AYM, açıklanan nedenlerle; sadece kısıtlılık kararının verilmiş olması nedeniyle kişinin dosyaya erişim imkanından mahrum olduğunun ve silahların eşitliği-çelişmeli yargı ilkelerine aykırılık olduğunun söylenemeyeceğine ve AY 19’un ihlalinin söz konusu olmadığına karar vermiştir.

 

xii. ii. İtiraz Yolunun Etkili Olması

İtiraz yolunun etkili olmaması iddiasına ilişkin olarak yine, sulh ceza hakimliklerini ihdas eden kanun hükmünün iptal istemine ilişkin karara atıf yapılarak, itiraz mercii olarak belirlenen takip eden numaralı sulh ceza hakimliklerinin itiraz edilen kararı denetleyerek esas hakkında karar verme yetkilerinin bulunduğu ve kanun yolunun etkili olduğu hususları; AYM tarafından belirtilmiştir. Bu nedenle, bu iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Kanımızca, itiraz yolunun etkili olarak kullanılamamasına ilişkin, üye Alpaslan Altan’ın karşı oyu isabetlidir. Sulh ceza hakimliklerinin öngördüğü itiraz sistemi eleştiriye açıktır.

Koruma tedbirlerine ilişkin karar verecek olan sulh ceza hakimliklerinin itiraz incelemelerinin, “farklı ve bağımsız üst dereceli bir mahkeme” yerine “birbirleriyle iç içe geçmiş aynı dereceli sulh ceza hakimlikleri” tarafından yapılması söz konusudur. Bu yöndeki bir inceleme, başvuran kişilerde bir güven oluşturmamaktadır. İtiraz usulünün etkili ve güven veren bir usul olabilmesi için hakimlerin birbirlerine karşı da bağımsız olması ve birbirlerinin etkilerine maruz kalmamaları gerekmektedir. “Eşitler arası bir denetim sistemi” oluşturulmuş olması nedeniyle “kapalı devre bir denetim usulü” benimsenmiştir. Böyle bir itiraz yolunun makul başarı şansı ve bireyler üzerinde güven verebileceğini söylemek güçtür.

Kararların farklı mahkemelerce ve bakış açıları tarafından değerlendirilme imkanı olması halinde, önyargıların kararlara yansıması önlenecektir ve aynı zamanda kapalı devre itiraz sisteminde oluşabilecek “iç körlük” ile karşı karşıya kalınması ihtimali azalacaktır. Bununla birlikte, kapalı devre itiraz sisteminde teknik-hukuki hataların yapılma ihtimali de söz konusu olabilmektedir. Bu nedenle, bizce de bu itiraz usulü bireyler açısından “etkili olmayan ve görünüşte bir denetim yolu”dur.

 

xiii. Tutuklamanın Hukukiliği ve Gazetecilik Faaliyeti Nedeniyle Tutukluluk

İlgili konu, AYM’nin Mehmet Baransu (2) ve Erdem Gül ve Can Dündar kararlarındaki[45] içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır. AYM, Mehmet Baransu (2) kararında, yine gazeteci olan başvurucular Erdem Gül ve Can Dündar haklarında verilen karara birçok hususta atıf yaparak karşılaştırmalı bir değerlendirme yapmıştır. Bizim tarafımızdan da bu karşılaştırmalara yer verilerek iç içe bir inceleme yapılacaktır.

Mehmet Baransu (2) kararında, tutuklama nedenlerinin ve kuvvetli suç şüphesinin bulunmasına dair genel ilkeler tekrar edilmiştir. Ayrıca, Erdem Gül ve Can Dündar kararında açıklandığı gibi; kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hukuka uygun olmasının, tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için tek başına yeterli olmadığı tekrar edilmiştir. Tutuklama tedbirinin aynı zamanda somut olay bakımından gerekli olması gerekmektedir. “Gereklilik” unsuru, AY 13’te[46] düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması ölçütleri arasında sayılan “ölçülülük” ilkesinin unsurlarından bir tanesidir. Tutukluluk ile hedeflenen meşru amaçta dengenin değerlendirilmesi bakımından, adli kontrol tedbirinin değerlendirilmesi ve neden bu tedbirin yetersiz kalacağının gerekçelendirilmesi gerektmektedir.

AYM tarafından, Mehmet Baransu (2) kararında AY 19/3 kapsamında, tutukluluğu gerektirecek kuvvetli belirti olup olmadığına ilişkin inceleme; başvurucu hakkında devam eden bir soruşturma olduğu gözetilerek, sulh ceza hakimliğinin tutuklama kararında somut olguları gösterip göstermediği ile sınırlı olarak yapılmıştır.

Mehmet Baransu, tutuklanmasına neden olan olayda; Egemen Harekat Planı’na ilişkin belgeleri tanımadığı emekli bir askerden aldığını ve bu belgeleri gazetede yayımlamayarak cumhuriyet savcılığına teslim ettiğini, ifşa etmediğini iddia etmektedir. AYM’ye göre; söz konusu belgeler, bir devlet ile olası savaş durumuna ilişkin harekat stratejisi içermesi nedeniyle ülke güvenliği ve diplomatik ilişkileri üzerinde son derece ağır sonuçlara sebebiyet verme riski taşıdığından; tutuklama gerekçeleri de birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun ilgili suçu işlemiş olabildiğinden şüphelenilmesi için kuvvetli belirti bulunmaktadır.

AY 13 gereği tutuklamanın gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi, soruşturmanın devam etmesi nedeniyle tutuklama süreci ve tutuklama gerekçeleri üzerinden yapılmıştır. AYM tarafından kararda tutuklama nedenleri açıklandığı, adli kontrol talebinin yetersiz kalacağı ve suçun cezası itibariyle kaçma şüphesi bulunduğu değerlendirilmiştir.

Başvurucu tarafından cumhuriyet savcılığına teslim ettiği CD’ler ve bir bavul dolusu belgenin hepsi haber yapılmamıştır, sadece TSK içinde bazı askerlerin darbe yapacağına ilişkin bilgi verilmiştir ve darbe planının bir kısmına ilişkin belgeler yayımlanmıştır. Genelkurmay Başkanlığı tarafından bu belge ve bilgilerin TSK’ye ait olmadığının açıklanması ve anlaşılması üzerine TSK personeli hakkında yapılan yargılamalar ile ilgili AYM tarafından ihlal kararı verilmiştir. Bunun üzerine, yapılan yeniden yargılamada bilirkişiler tarafından ilgili belgelerin sıhhatli olmadığı sonucuna varılmıştır ve başvurucunun belgeleri kendisine teslim ettiğini iddia ettiği kişinin Egemen Harekat Planı’na ilişkin belgeleri başvurucuya teslim etmediğine ilişkin beyanları doğrultusunda soruşturma; başvurucu Mehmet Baransu’ya yönelmiştir. Bütün bu hususlar değerlendirildiğinde, AYM tarafından başvurucu hakkında tutuklama nedeni olmadığı ve tutuklamanın gerekli olmadığının söylenemeyeceğine karar verilmiştir.

AYM, başvurucunun gazetecilik faaliyet ile tutuklanmadığını belirterek Erdem Gül ve Can Dündar kararına atıf yapmıştır. Erdem Gül ve Can Dündar kararına ilişkin olgular ile bu olayın koşullarının birbirinden farklı olduğunu belirtmiştir. Erdem Gül ve Can Dündar olayında AYM, gazetecilerin yapmış oldukları iki haber nedeniyle tutuklandıklarından, bunun dışında haklarındaki iddialara ilişkin herhangi bir somut delil olmadığından ve haberde yer alan olguların 16 ay önce başka gazetelerde yer aldığından bahisle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Somut olayda ise, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama suçlarından tutuklama talebinin reddedilmesi söz konusudur, dolayısı ile Taraf Gazetesi’nde 2010 yılında yayımlanan haberler ve bu haberlerin içerikleri nedeniyle başvurucunun tutuklanması söz konusu değildir. Tutuklama kararında “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme”, “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, amacı dışında kullanma, hile ile alma ve çalma” suçlamalarına yer verilmektedir. Bu hususlara ilişkin belgeler, Taraf Gazetesi’nde yayımlanmamıştır.

Erdem Gül ve Can Dündar kararında, başvurucuların tutuklu kaldıkları 6 ay boyunca soruşturma merciileri başka bir belgeye veya delile ulaşamamıştır. Somut olayda ise, TSK mensupları hakkında yapılan yeniden yargılama safhasında yeniden yargılanan kişilerin başvurucu hakkında suç duyurusunda bulunmaları ile soruşturma başlamıştır. Soruşturmanın başlamasına kadarki süreçte Balyoz davasında yapılan yeniden yargılamada alınan bilirkişi raporları, tanık delilleri, ilgili belgelerin niteliği sonucu soruşturma başvurucuya yöneltilmiştir. AYM, açıklanan nedenlerle, tutuklamanın hukuki olmadığı değerlendirmesinin yapılamayacağına ve AY 19/3’ün ihlal edilmediğine karar vermiştir.

 

Can Dündar  ve Erdem Gül başvurusunda ise başvurucular hakkındaki suç isnadı; Cumhuriyet Gazetesi genel yayın yönetmeni ile Ankara temsilcisi olarak farklı tarihlerde yaptıkları haberler nedeniyle “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme”, “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal ve askerî casusluk amacıyla temin etme” ve “devletin gizli kalması gereken bilgilerini casusluk maksadıyla açıklama”dır. Başvuranlar tarafından bu suçlamalar ile tutuklanmalarının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerininin ihlal ettiği iddiasında bulunulmuştur.

Somut olayda, başvurucuların tahliye talepleri; sahte ihbar ve talimatlarla halen tutuklu bulunan örgüt üyelerince cebir ve şiddet kullanarak MİT tırlarının durdurulduğu, bu yolla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası alanda teröre yardım eden ülke algısının oluşturulmaya çalışıldığı, bir kısım basın-yayın organlarındaki haber, makale ve dizi senaryoları yoluyla da bu algının desteklendiği, ülkenin milli menfaatleri doğrultusunda MİT tarafından yürütülen faaliyetlerin devletin güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken nitelikte olduğunun kamuoyuna duyurulmasına rağmen şüphelilerin 29 Mayıs 2015, 11 Haziran 2015, 12 Haziran 2015 ve 15 Ekim 2015 tarihlerinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yaptıkları haberlerle gizli kalması gereken bilgi ve fotoğrafları yayınladıkları, şüphelilerin de savunmalarında belirttikleri üzere bu yönde daha önceden basında yazı ve haberler yapılmış ise de görüntülerin ilk kez şüpheliler tarafından yayınlandığı, aynı içerikteki haberlerin İnternet ortamında da paylaşıldığı, şüphelilerin bu yolla FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve yöneticilerini teröre yardım eden ülke konumuna sokarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılatmak amacına bilerek ve isteyerek yardım ettikleri, bilgi, fotoğraf ve belgeleri hangi yolla temin ettiklerini bildirmedikleri, gizlilik kararı gereği gizli kalması gereken bu belgeleri casusluk maksadıyla temin ettikleri ve açıkladıkları, eylemlerinin gazetecilik faaliyeti kapsamında değerlendirilemeyeceği nedenleriyle reddedilmiştir.

AYM, başvuru konusu olayın özellikleri göz önüne alındığında başvurucuların kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarını birbiri ile bağlantılı olarak incelenmiştir.

Kanunun tutuklama nedenlerine ilişkin bir karine öngörmesi durumunda bile kişi özgürlüğüne müdahaleyi gerektiren somut olguların varlığının objektif bir gözlemciyi ikna edecek biçimde ortaya konulması gerektiğine ilişkin Engin Demir kararına[47] atıf yapılmıştır.

AİHM’nin Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye kararında[48] da belirttiği gibi, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması için suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olması tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için yeterli değildir. Tutuklama tedbiri somut olayın koşulları altında “gerekli” de olmalıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığında alınan ifadeleri sırasında başvuruculara, başvuruya konu haberler dışında isnat edilen suçlarla ilgili olabilecek başkaca bir olguya ilişkin herhangi bir soru yöneltilmemiştir. Tutuklama kararının gerekçesinde söz konusu haberlerin “siyasal veya askeri casusluk maksadıyla” yayımlandığına ilişkin kuvvetli suç şüphesine başvuruculara isnat edilebilecek hangi somut olgulardan hareketle ulaşıldığı açıklanmamıştır. Tutuklama gerekçesinde “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme” suçuna ilişkin kuvvetli suç şüphesi yönünden ise başvurucuların, yayımladıkları haberlerin “hakkında soruşturma devam eden terör örgütü ile ilgili olduğunu mesleki durumları itibarıyla bilmeleri gerektiği” kanaati dışında yardım etme suçlamasına dayanak teşkil edecek somut bir olgu gösterilmemiştir.

Tutuklama tedbirinin AY 13’teki ölçütlerden biri olan ölçülülük ilkesi kapsamında “gerekli” olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekir. AYM, bu hususlara ilişkin anayasal denetimi, başvurucular hakkında hâlen devam eden bir yargılama olduğunu göz önünde tutarak sadece tutuklamaya ilişkin süreç ile tutuklama gerekçeleri üzerinden yapmıştır.

Başvuruya konu olan olayda, Can Dündar tarafından 29/5/2015 tarihinde başvuruya konu ilk haber yayımlanmıştır. Aynı gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından haberle ilgili olarak soruşturma başlatıldığı kamuoyuna bildirilmiş, millî güvenliğe ilişkin olduğu ve yayımlanmasının silahlı terör örgütüne yardım niteliği taşıdığı değerlendirilen haberin içeriğine İnternet üzerinden erişimin engellenmesi talebinde bulunulmuş, sulh ceza hakimliği tarafından bu talep kabul edilmiştir. 12/6/2015 tarihinde diğer başvurucu Erdem Gül’ün hazırladığı haber gazetede yayımlanmıştır.

Başvurucular 26/11/2015 tarihinde ifadeleri alınmak üzere telefonla çağrılmışlardır ve aynı gün tutuklanmışlardır. Soruşturmanın başlatıldığının duyurulduğu tarih ile başvurucuların ifadeleri alınmak üzere çağrıldıkları tarih arasında geçen yaklaşık altı aylık sürede savcılık tarafından başvurucuların ifadeleri alınmamış, başvuruculara yönelik olarak gözaltı ya da tutuklama gibi tedbirlere başvurulmamıştır. Anılan süre içinde başvurucuların atılı suçları işlediklerine dair -yayımlanan haberler dışında- hangi delillere ulaşıldığı da ifade sırasında sorulan sorulardan ve tutuklama gerekçelerinden anlaşılamamıştır. Bu bağlamda, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bir olaya ilişkin benzer haberlerin aylar önce yayımlanmış olduğu gözetilmeksizin, başvuru konusu haberler üzerine soruşturma başlatılmasından yaklaşık 6 ay geçtikten sonra başvurucular hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının neden “gerekli” olduğu, somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır. Açıklanan nedenlerle, AYM tarafından AY 19/3’ün ihlal edildiğine karar verilmiştir.

AYM tarafından ifade özgürlüğü bakımından yapılan değerlendirmede; ifade özgürlüğünün sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen “bilgi” ve “düşünceler” için değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğuna ve demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık görüşlülüğün bunu gerektirdiğine ilişkin AİHM’nin Handyside/Birleşik Krallık kararına[49] atıf yapılmıştır.

Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara temel olarak gösterilen tek olgunun başvuruya konu haberlerin yayımlanması olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez. AYM, basın ve ifade hürriyeti bakımından, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile bağlantılı olarak bir değerlendirme yaparak, AY 19/3 ile bağlantılı olarak AY 26’deki[50] ifade özgürlüğü ve AY 28’deki[51] basın ve ifade hürriyetinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

AYM tarafından verilen Erdem Gül ve Can Dündar kararı incelendiğinde; AYM’nin, tutuklamaların hukukiliğine ve kuvvetli suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin bulunmadığına ilişkin verdiği kararlardan ayrılarak bu kararda farklı bir inceleme yaptığı görülmektedir. İlk olarak, bu konuya ilişkin vermiş olduğu ve çalışmamızda da değindiğimiz Mehmet Haberal, Mehmet Baransu (2), Hanefi Avcı gibi kararlarda kuvvetli suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin bulunmadığı değerlendirmesini derece mahkemelerine bırakmış ve bu konuya ilişkin karar vermekten adeta kaçınmış iken Erdem Gül ve Can Dündar kararında ayrıntılı bir inceleme yapmıştır. Özellikle, tutuklama tedbirine ilişkin AY 13 çerçevesinde yaptığı gereklilik incelemesi önemlidir ve bu incelemeyi yaparak AYM, tutuklamanın hukuki olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Kanımızca, AYM tarafından tutuklamanın hukukiliğine ilişkin başvurularda; en azından tutuklama nedenlerinin gerekçeli olup olmadığı ve somut olay ile tutuklama nedeni arasında illiyet bağının olup olmadığı değerlendirmelerinin AY 13 hükmü de göz önünde bulundurularak yapılması gerekmektedir.

 

xiv. Gözaltı Süresinin Aşılması

İlgili konu, AYM’nin Hikmet Kopar ve diğerleri kararındaki içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Başvurucular hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü bünyesinde yapılan önleyici amaçlı iletişime müdahale işlemlerinin ve “Selam-Tevhid Kudüs Ordusu” isimli terör örgütünü konu alan soruşturmaların usulsüz olması iddiaları ile soruşturma başlatılmıştır. Başvurucular tarafından Cumhuriyet savcılığı aşamasındaki kanuni gözaltı süresinin aşıldığı, yine tutuklamaya sevk edildikten sonraki sorgu sürecinde de 3 gün süreyle gözaltında kaldıkları iddiasında bulunulmuştur.

Başvurucuların iddialarına ilişkin olarak AYM tarafından Yargıtay 12. CD.’nin 15.05.2012 tarihli kararına[52] atıf yapılmaktadır. Buna karara göre, kanuni gözaltı süresinin aşılması durumunda asıl davanın sonuçlanması beklenmeden CMK 141. maddesi hükümlerine göre tazminat talep edilmesi mümkündür.

Bir suç isnadıyla gözaltına alınan ve daha sonra tutuklanan kişinin, yasal gözaltı süresinin aşıldığı iddiasıyla yaptığı bireysel başvuruda ihlal sonucunun kişisel durumuna bir etkisi olması mümkün görünmemektedir. Zira gözaltı süresi aşılmış olsa dahi, kişi hakim tarafından tutuklandığından gözaltı süresinin aşıldığı yönündeki bir tespit ve ihlal kararı tutuklu kişinin serbest kalmasına tek başına imkan vermeyecektir. Dolayısıyla bireysel başvuru kapsamında verilecek muhtemel bir ihlal kararı, ancak başvurucular lehine tazminata hükmedilmesi sonucunu doğurabilecektir.

Kanuni gözaltı süresinin aşılıp aşılmadığı ve sorgu sürecinde geçen sürenin kanuni olup olmadığı CMK 141 kapsamında açılacak davada da incelenebilir. Nitekim Yargıtay içtihadı bu kapsamdaki taleplerle ilgili olarak davanın esasının sonuçlanmasına gerek olmadığı yönündedir. Bu madde kapsamında açılacak dava yoluyla yasal gözaltı süresinin aşıldığı tespit edildiğinde tazminata da hükmedilebilecektir. AYM, açıklanan nedenlerle başvurunun gözaltı süresinin aşıldığına ilişkin kısmının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Üye Serruh Kaleli tarafından yazılan karşı oy yazısında; başvurucuların şikayetine konu eylem kanunen öngörülmüş sınırların dışına çıkmış ve bu bir hak ihlali oluşturmuş olsa bile, mahkemece bu temel hukuksuzluğun tespitinden kaçınılarak onun telafi edilebilir olması ihtimalinin hak ihlalinin giderimi olarak değerlendirilmesi eleştirilmiştir. Başvurucuların uğradığı hukuka aykırılığın varlığının tespitinin bile başvurucular açısından kimi durumlarda yeterli tatmin aracı olabileceğini öteleyen bu görüşün; kişi hürriyeti ve güvenlik hakkına demokratik bir hukuk devletinde, ölçüsüz bu müdahale ile verilen zararın hak ihlalinin, parayla telafi edilebileceğini, giderilebileceğini öngördüğü belirtilmiştir.

Gözaltında geçen sürelerin kanuna uygun olmadığı konusunda dosya kapsamındaki açık bilgilere rağmen mağduriyeti bir tazminat davası yolu ile giderebilme imkanı olduğu yorumunun yapılmasının bireysel başvuru hakkı önüne getirilmiş haksız bir engel olduğunu vurgulamıştır. AY 19 ve CMK 91’de[53] belirtilen azami gözaltı süreleri kesin süreler olup, bu sürelerin uzatılması mümkün değildir. Azami gözaltı süresinin önceden belirlenmiş olması nedeniyle gözaltı işlemini yapan makamlar, izin verilen sürenin aşılmaması için gerekli bütün tedbirleri almakla yükümlüdürler. Öte yandan öngörülen gözaltı sürelerinin tamamının her olayda azami şekilde kullanılması gerekli değildir. Her somut olayın özellikleri ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına saygı ilkesi gözetilerek mümkün olan en kısa sürede gözaltındakilerin hakim önüne çıkarılması gerekmektedir.

Gözaltındaki başvurucuların hakimliğe sevk edilmesi üzerine sorgu süresince tutulmaları ise bir gözaltı niteliğinde değildir ve sevke bağlı geçici hürriyet tahdidi olarak tanımlanmalıdır. AY ve CMK, gözaltındaki kişilerin sorgu için mahkemeye sevk edilmeleri sonrasında sorguda geçecek süre ile ilgili bir düzenlemeye yer vermemiş ise de, özgürlük hakkının istisnalarının sınırlı sayıda olması ve kimsenin özgürlüğünden keyfi bir şekilde yoksun kalmamasını sağlamak için bunun dar yorumlanması ve sorgunun makul süre içerisinde tamamlanması gerekir. Bu bağlamda, adli makamların bu hususları göz önüne alarak yapılan soruşturmanın kapsamına göre organizasyon çalışması ve yeterli oranda personel görevlendirmesi yapmaları gerekir.

AİHM, Sözleşme’nin 5/1 ile güvence altına alınan özgürlük hakkının istisnalarının sınırlı sayıda olduğunu ve kimsenin özgürlüğünden keyfi bir şekilde yoksun kalmamasını sağlamak için bu istisnaların dar yorumlanmasının 5. maddenin amacına uygun olduğunu, bu kapsamda iç hukukta 12 saat olarak düzenlenen gözaltı süresinin kanunla düzenlenmiş olması nedeniyle mutlak olduğuna, K.F./Almanya kararında[54] bu sürenin 45 dakika aşılmış olmasının dahi Sözleşme’nin 5/1 (c) maddesinin ihlali olduğuna karar vermiştir.

Somut olayda, başvurucuların üç gün boyunca adliye nezarethanesinde haklarında tutuklama kararı olmaksızın tutulmalarının kanuni dayanağı bulunmamaktadır ve bu hususun AY 19/5’in ihlali niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.

Serruh Kaleli’nin karşıoyunda açıkladığı nedenlerle, CMK’nın 141. maddesinin varlığının gözaltı süresinin aşılması hususunda bireysel başvuruya engel olmaması gerektiği görüşüne katılmaktayız. Kaldı ki, somut olayda gözaltı süresinin aşılmasının yanı sıra kişilerin mümkün olan en kısa sürede hakim önüne çıkartılmamaları nedeniyle kanunda öngörülen süre aşılarak özgürlüklerinden mahrum kalmaları sonucu ortaya çıkmıştır. CMK’da öngörülen sürelere açık bir aykırılık olması ve kişilerin özgürlüklerinden kanuna ve hakkaniyete aykırı bir şekilde yoksun bırakılmış olmaları nedenleriyle; CMK 141’deki tazminat isteminin bu hususta etkili bir başvuru yolu sayılmayarak başvuranlar tarafından yapılan bireysel başvurunun incelenmesi gerektiği görüşündeyiz.

 

xv. Yakalama Nedenlerinin Bildirilmemesi Nedeniyle Yakalamanın Hukukiliği

AYM tarafından, yakalama nedenleri kendilerine bildirilmeyen ve bu nedenle yakalamanın hukuki olmadığını belirten kişilerin başvurularına ilişkin inceleme, gözaltının hukukiliği hususunda yapılan incelemeye benzer şekilde yapılmaktadır. AYM, Deniz Özfırat kararında[55] da, yine bu konuya ilişkin verilen 17.09.2012 tarihli Yargıtay kararına[56] atıf yaparak CMK 141’deki tazminat talep hakkının tüketilmemesi nedeniyle başvuruyu kabul edilmez bulmuştur.

Kanımızca, gözaltı süresinin aşılması hususundaki gibi yakalanma nedenlerinin kişiye bildirilmmemesi nedeniyle yakalamanın hukukiliği değerlendirmesinde de CMK 141’de düzenlenen tazminat yolu, etkili bir başvuru yolu olarak görülmemelidir ve ilgili kısımda yaptığımız açıklamalar doğrultusunda, AYM tarafından başvuru yollarının tüketilmediğinden bahisle kabul edilmezlik kararı verilmemelidir.

 

xvi. İdari Gözetim Altında Tutulmanın Hukukiliği ve İdari Gözetime Karşı İtiraz Yolunun Bulunmaması

İlgili konu, AYM’nin Rıda Boudraa[57] ve K. A.[58] kararlarındaki içtihatları doğrultusunda açıklanacaktır.

Başvurucu Rıda Boudraa’nın ilgili konuya ilişkin iddiası, sınır dışı edilmek üzere 68 gün boyunca Yalova Yabancılar Şube Müdürlüğü’nde tutularak özgürlüğünden kanuna aykırı bir şekilde mahrum bırakıldığıdır.

Vatandaşı olduğu Cezayir’deki siyasi nitelikli oluşumlara katıldığı sırada polis tarafından gözaltına alınan ve karşı karşıya kaldığı ceza soruşturmaları nedeniyle Suriye’ye giden başvurucu, yaşanan iç kargaşa nedeniyle pasaportunu beraberinde almayarak Türkiye’ye giriş yapmıştır. Türkiye’de yapılan kontrolde, ülkeye pasaportsuz olarak giriş yaptığı tespit edilen başvurucu, emniyet müdürlüğüne götürülmüştür ve sığınma talebinde bulunan başvurucunun, bu başvurusu reddedilmiştir. Bu karara karşı itiraz eden başvurucunun sığınma başvurusu kesin olarak reddedilmiştir ve kendisine sınır dışı edileceği bildirilmiştir.

 

xvi. i. İdari Gözetimin Kanuniliğinin İncelemesi

İdari gözetim altına alma yetkisi AİHS 5 ve AY 19 ile kabul edilmiş istisnai bir yetkidir. Buna göre, yabancının sınır dışı etme işleminin yürütülmekte olması nedeniyle şekil ve şartları kanunla gösterilen usule uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması mümkündür.

Somut olay değerlendirildiğinde, başvurucunun özgürlüğünün belirsiz bir süre ile kısıtlanması sonucunu doğuran idari gözetime ilişkin mevzuatta açık bir kanuni düzenleme bulunmadığı ve başvurucu hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı olmamasına rağmen özgürlüğünden yoksun bırakıldığı anlaşılmaktadır.

Rıda Boudraa’nın başvurusuna konu olay tarihinde idari gözetimin kanuni dayanağı olarak Yabancıların İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun’un (YİSHK) 23. maddesi gösterilmekte ise de bu maddede idari gözetimden söz edilmemiş; idari gözetim şartları, süresi, sürenin uzatılması, ilgiliye tebliği, idari gözetim kararına karşı başvuru yolları, idari gözetim altına alınan kişinin avukata erişimi, tercüman yardımından yararlanmaya ilişkin hususular düzenlenmemiştir. Diğer taraftan, idari gözetim kişinin özgürlüğünden yoksun kalması sonucunu doğurmasına rağmen CMK anlamında “tutuklama” sayılmadığından, bu karara karşı etkili bir itiraz yolu öngörülmemiştir.

İdari gözetim uygulamasının kanuni dayanağının bulunmaması ve idari gözetim altında tutulduğu süreçte yürürlükte olan ilgili mevzuat hükümlerinden 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nun 4. maddesi[59] (4.4.2013 tarihli ve 6458 sayılı Kanun’un 124. maddesi ile mülga olmuştur.) ile YİSHK’nın 23. maddesinin[60] elinde kimlik belgesi olmayan ve Türkiye’ye yasa dışı yollardan giren yabancıların idarenin göstereceği yerde oturmasıyla ilgili olduğu, bunun dışında anılan hükümlerle idareye yabancıyı idari gözetim altında tutma yetkisi verilmediği anlaşılmaktadır. Benzer yönde AİHM tarafından da Türkiye aleyhine verilen birçok ihlal kararı bulunmaktadır.[61]

AY 19/2’de usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması halleri dışında kimsenin hürriyetinden yoksun bırakılamayacağı hüküm altına alınmış olup, kanuni şartların varlığı halinde bir kişinin usulüne uygun olarak yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması mümkündür. Kişinin özgürlüğünden bu şekilde yoksun bırakılmasının bir temel hak ve özgürlük ihlaline yol açmaması için sınırlandırmanın şekil ve şartlarının kanunda gösterilen ve tanımlanan usule uygun olması gerektiği tartışmasızdır. Somut olay bakımından, hakkında pasaportu olmadığı için sınır dışı edilme kararı alınan başvurucunun idari gözetim altına alınmasına ilişkin açık bir kanuni düzenlemenin olmadığı dikkate alındığında idari gözetimin “kanuni” olmasından söz edilmesi mümkün değildir.

AYM tarafından, açıklanan nedenlerle; başvurucunun “idari gözetim şartları, süresi, sürenin uzatılması, ilgiliye tebliği, idari gözetim kararına karşı başvuru yolları, idari gözetim altına alınan kişinin avukata erişimi, tercüman yardımından yararlanmasına ilişkin açık bir kanuni düzenleme bulunmadığı” yönündeki şikayeti yönünden AY 19/2’nin ve 19/8’in ihlal edildiğine ilişkin karar verilmiştir.

K.A. başvurusunda, başvurucu; hakkında “kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturduğu” gerekçesiyle sınır dışı etme kararı alınan ve Kumkapı Geri Gönderme Merkezinde idari gözetim altında tutulu bulunan Suriye uyruklu bir kişidir. Başvurucu, ilgili konuya ilişkin olarak geri gönderme merkezindeki koşullar nedeniyle insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza veya muamele yasağının; idari gözetim kararının çok uzun süre devam ettirilmesi nedeniyle de özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddialarında bulunmuştur.

Suriye vatandaşı olan başvurucu, ülkesini savaş ortamı nedeniyle terk ederek bir grup yabancı ile Türkiye’ye giriş yapmıştır. Türkiye’ye girerken yakalanan başvuran fotoğrafı çekildikten sonra serbest bırakılmıştır.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yakalama ve gözaltına alma talimatı ile polis tarafından Zeytinburnu’nda gözaltına alınan başvurucu, adının Mardin’de yaşanan bir olaya karıştığı iddiasıyla polislerce sorguya alınmıştır. Aynı gün salıverilmesine karar verilmiş ve bu yönde tutanak tanzim edilmiştir. Ancak başvurucu, 26/4/2014 tarihinde saat 02.15’te, Sınırdışı İşlemleri ve Geri Gönderme Merkezi Büro Amirliğince “eksik evraklar takip edilen ilk iş gününde tamamlanarak teslim edilmek koşulu” ile Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ne teslim edilmiştir.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan delil yetersizliği nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesine rağmen; başvurucu hakkında, Emniyet Müdürlüğü’nün işlemiyle 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 54 (d) bendi uyarınca “kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturduğu” gerekçesiyle sınır dışı etme ve 6 ay süreyle idari gözetim altında tutulma kararı verilmiştir.

 

xvi. ii. İdari Gözetim Altında Tutulmanın Hukukiliği İncelemesi

Sınır dışı etme amacıyla kişinin tutulmasına karar vermeye, tutulma süresini uzatmaya ve böyle bir tutulma için bir süre belirlemeye ilişkin usulün açık bir şekilde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yer aldığı; idari gözetim kararının iki günü aşan bir süre sonrasında alınması hususu hariç olmak üzere başvurucunun da bu düzenlemede yer verilen gerekçeye ve usule uygun olarak sınır dışı etme işleminin yürütülmesi kapsamında idari gözetim altına alındığı görülmektedir.

AYM, başvurucunun durumundaki değişikliklerin idari gözetim kararı alan ve aylık olarak bu kararı gözden geçirmesi öngörülen idare ve bu kararı ilgilinin başvurusu üzerine denetleyen sulh ceza hâkimleri tarafından dikkate alınmadığı, dolayısıyla sınır dışı etme sürecinde uygulanan idari gözetim işleminin “gerekli özen” içinde yürütüldüğünden söz edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle, somut olayda kişi özgürlüğünden mahrumiyetin keyfîliklere karşı korunduğundan ve buna bağlı olarak “hukuki” olduğundan söz edilemeyeceğinden cihetle AY 19/2’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

xvi. iii. İdari Gözetim Altında Tutulma Nedeninin Usulüne Uygun Olarak Bildirilmediği İddiasına İlişkin İnceleme

Başvurucu; aylık olarak idari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı konusunda yapılan değerlendirmelerin de kendisine bildirilmediğini ve azami 6 aylık sürenin dolması sonrasında hangi gerekçeyle kendisinin tutulma halinin uzatıldığını öğrenemediğini ileri sürmüştür.

Başvurucunun 26/4/2014 tarihinde, saat 02.15 itibarıyla Kumkapı GGM’de tutulmaya başlandığı, başvuru dosyası ekinde yer alan tutanak ve belgelerde başvurucuya bu konuda bir bildirim yapıldığını gösterir herhangi bir bilgi olmadığı, Bakanlık ve İçişleri Bakanlığı’nca başvuru dosyasına bu konuda bir bilgi sunulmadığı, dolayısıyla Kumkapı GGM’de tutulmasının gerekçelerinin başvurucuya bildirildiğini ortaya koyan bir bilginin bulunmadığı anlaşılmıştır. Somut olayda, başvurucunun idari gözetim altına alınmasına ve bu tedbirin devam ettirilmesine ilişkin kararların ve bilgilerin zamanında kendisine bildirilmediği, dolayısıyla durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlama imkanının da engellendiği sonucuna ulaşılmıştır. Açıklanan nedenlerle, AYM tarafından AY 19/4’ün ihlal edildiğine karar verilmiştir.

 

xvi. iv. İdari Gözetim Altında Tutulma İşlemine Karşı Başvurulabilecek Etkili Bir Yolun Bulunmadığı İddiasına İlişkin İnceleme

AYM tarafından, 6458 sayılı Kanun açık bir şekilde sınır dışı işlemlerinin yürütülmesi kapsamında riayet edilecek ve ortaya çıkabilecek keyfîliklere engel olabilecek nitelikte bir usulü öngörmüş olmakla birlikte bu başvuru yolunun uygulamada, sınır dışı etme sürecinde uygulanan idari gözetim işleminin “gerekli özen” içinde yürütülmesi açısından bir güvence oluşturacak şekilde işlemediği ve somut olaydaki başvuru yollarının, başvurucunun salıverilmesi sonucunu doğurabilecek gelişmelere ilişkin iddialarını etkili bir şekilde inceleme kapasitesine sahip olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Başvurucunun, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının gerekçeleri hakkında usulüne uygun şekilde bilgilendirilmediğine de karar verilmiştir. Başlı başına bu olgu da başvurucunun AY 19/8 uyarınca tutulma işlemine itiraz etmesi hakkından yoksun kalmasına yol açacak niteliktedir. Başvurucu, bu nedenle zamanında durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın hukuka aykırılığı hâlinde hemen serbest bırakılmasını isteme imkanından da mahrum kalmıştır.

6458 sayılı Kanun’da öngörülen ve başvurucunun hukuki durumunda yaşanan değişikliklere göre yeniden bir değerlendirme yapılarak kendisinin salıverilmesine karar verebilmesi beklenen başvuru yollarının somut olayda etkili bir şekilde işlemediği sonucuna ulaşılmıştır.

AYM, başvurucunun AY 19/8’de güvence altına alınan, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hukuka uygunluğunun özünü oluşturan usule ve esasa ilişkin koşullar ile ilgili olarak yetkili bir yargı merciine başvurma hakkının ihlal edildiğine ve aynı zamanda, Kumkapı Geri Gönderme Merkezinde tutulma koşullarının “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele düzeyinde olduğu iddiası yönünden de AY 17/3’ün ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

 

 

[1] Çakıroğlu Mehmet, Türk Anayasa Hukuku’nda Kişi Hürriyeti ve Güvenliği, (Danışman: Prof. Dr. Merih Öden), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008, s. 12.

[2] AİHS 5 1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz: a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkumiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;  b) Kişinin, bir mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara uymaması sebebiyle veya yasanın öngördüğü bir yükümlülüğün uygulanmasını sağlamak amacıyla yasaya uygun olarak yakalanması veya tutulması; c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması; d) Bir küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği tutulması veya yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yasaya uygun olarak tutulması; e) Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek amacıyla, hastalığı yayabilecek kişlerin, akıl hastalarının, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılarının veya serserilerin yasaya uygun olarak tutulması; f) Kişinin, usulüne aykırı surette ülke topraklarına girmekten alıkonması veya hakkında derdest bir sınır dışı ya da iade işleminin olması nedeniyle yasaya uygun olarak yakalanması veya tutulması;

  1. Yakalanan her kişiye, yakalanma nedenlerinin ve kendisine yöneltilen her türlü suçlamanın en kısa sürede ve anladığı bir dilde bildirilmesi zorunludur.
  2. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarın-ca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.
  3. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
  4. Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.

[3] AY 19 Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Şekil ve şartları kanunda gösterilen: Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir.

(Değişik birinci cümle: 3/10/2001-4709/4 md.) Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir.

(Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/4 md.) Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir.

Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.

Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.

(Değişik: 3/10/2001-4709/4 md.) Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.

[4] AY 148 (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.

[5] m. 45 (1) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

(2) İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

(3) Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz.

[6] Bireysel Başvuru Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı Seçme Kararlar, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Ortak Projesi, Haziran 2016.

http://www.anayasa.gov.tr/bireyselbasvuru/pdf/Kitaplar/BireyselBasvuruKisiHurriyetiveG%C3%BCvenligiHakki.pdf (Erişim Tarihi: 20.03.2017)

[7] CMK 141 (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.

(2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.

(3) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.

(4) (Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gerekklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder.

[8] AYM, Başvuru No: 2012/1158, Karar Tarihi: 21.11.2013

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/12/20131214-25.pdf  (Erişim Tarihi: 20.03.2017)

[9] CMK 102 (Değişik: 6/12/2006 – 5560/18 md.) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.

[10] AYM, Başvuru No: 2012/1137, Karar Tarihi: 2.07.2013

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/07/20130718-27.pdf (Erişim Tarihi: 20.03.2017)

[11]AYM, Başvuru No: 2013/2814, Karar Tarihi: 18.06.2014

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/8c08e205-cd95-41ff-84b8-77ef351b2520?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 23.03.2017)

[12] AİHM, Başvuru No: 31610/08, Karar Tarihi: 29.11.2011

[13] CMK 270 (1) İtirazı inceleyecek merci, yazı ile cevap verebilmesi için itirazı, Cumhuriyet savcısı ve karşı tarafa bildirebilir. Merci, inceleme ve araştırma yapabileceği gibi gerekli gördüğünde bunların yapılmasını da emredebilir.

(2) (Ek: 11/4/2013-6459/20 md.) 101 ve 105 inci maddeler uyarınca yapılan itiraz üzerine Cumhuriyet savcısından görüş alınması durumunda, bu görüş şüpheli, sanık veya müdafiine bildirilir. Şüpheli, sanık veya müdafii üç gün içinde görüşünü bildirebilir.

[14]AYM, Başvuru No: 2012/849, Karar Tarihi: 04.12.2013

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/143efb4c-4d11-4d16-aa12-5195968201ce?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 22.03.2017)

[15] AİHM, Başvuru No: 26808/08, Karar Tarihi: 17.04.2012

[16] AİHM, Başvuru No: 7067/06, Karar Tarihi: 03.04.2012

[17] AY 38/4 Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

[18] AY 83 Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

[19] AY 67 Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir.

Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Silah altında bulunan er ve erbaşlar ile askeri öğrenciler, taksirli suçlardan hüküm giyenler hariç ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler oy kullanamazlar. Ceza infaz kurumları ve tutuk evlerinde oy kullanılması ve oyların sayım ve dökümünde seçim emniyeti açısından alınması gerekli tedbirler Yüksek Seçim Kurulu tarafından tespit edilir ve görevli hakimin yerinde yönetim ve denetimi altında yapılır.

(Değişik: 23/7/1995-4121/5 md.) Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir.

(Ek: 3/10/2001-4709/24 md.) Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz.

 

[20] AY 14 (Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

[21] CMK 109/3 j) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Konutunu terk etmemek.

  1. k) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek.
  2. l) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Belirlenen yer veya bölgelere gitmemek.

[22] AİHS 1. Protokol m. 3 Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.

[23] AYM, Başvuru No: 2014/10339, Karar Tarihi: 15.04.2015 http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/c0cca4a7-6898-4296-9896-f9e3072e5fbc?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 25.03.2017)

[24] AİHM, Başvuru No: 2122/64, Karar Tarihi: 27.06.1968

[25] YCGK, 2011/1-51 E., 2011/42 K., 12.04.2011 T.; “CMK m. 102’de belirtilen tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sona tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır; zira hakkında mahkumiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı hükmü olmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de AİHS’nin 5. Maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak verdiği kararlarda tutuklulukla iligli makul sürenin hesabında, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almaktadır.”

[26] CMK 2/1 (b) “Sanık: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi”

[27] CMK 2/1 (f) “Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi”

[28] CMK 104/3 Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re’sen de verilebilir.

[29] m. 4 Mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz.

[30] AY 90/5 Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

[31] CMK 102 (1) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/18 md.) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.

[32] AİHM 53 Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme uyarınca tanınmış olabilecek insan hakları ve temel özgürlükleri sınırlayacak veya onları ihlal edecek bi- çimde yorumlanamaz.

[33] http://www.fap.hsyk.gov.tr/dosyalar/aihm-karar-inceleme/m5/Wemhoff-Karar.pdf (Erişim Tarihi: 25.03.2017)

[34] AYM, Başvuru No: 2014/3456, Karar Tarihi: 07.07.2015

[35] AYM, Başvuru No: 2014/912, Karar Tarihi: 06.03.2014

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/fad6ee1b-455d-445b-95f5-1f55d1f0e07e?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 25.03.2017)

[36] AY 148/7 (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları (…)(3) da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.

[37] AYM, 2014/164 E., 2015/12 K., 14/1/2015 T.

[38] AYM 9 Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.

[39] AYM 138 Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

[40] AİHS 6/1 Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veyahut, aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçü- de, duruşma salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere kapatılabilir.

[41] AYM, Başvuru No: 2015/7231, Karar Tarihi: 17.05.2016

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Content/pdfkarar/2015-7231.pdf (Erişim Tarihi: 26.03.2017)

[42] AYM, Başvuru No: 2014/14061, Karar Tarihi: 08.04.2015

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/dc5b23f5-fe43-4369-afc1-bc256267fcd9?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 26.03.2017)

[43] AYM, 2011/139 E., 2012/205 K., 27.12.2012 T.

[44] AİHM, Başvuru No: 8140/08, Karar Tarihi: 17.07.2012

[45] AYM, Başvuru No: 2015/18567, Karar Tarihi: 25.02.2016

http://kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/131a2423-8a42-4f99-8ff2-b5e6a979280c?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 28.03.2017)

[46] AY 13 (Değişik: 3/10/2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

[47] AYM, Başvuru No: 2013/2947, Karar Tarihi: 17.12.2015

[48] AİHM, Başvuru No: 36443/06, Karar Tarihi: 14.04.2015

[49] AİHM, Başvuru No: 5493/72, Karar Tarihi: 24.09.1976.

[50] AY 26 Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

(Mülga fıkra: 3/10/2001-4709/9 md.)

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/9 md.) Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.

[51] AY 28 Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. (Mülga ikinci fıkra: 3/10/2001-4709/10 md.)

Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır.

Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya Devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararıyle; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır.

Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hakim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz.

Süreli veya süresiz yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hakim kararıyla; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir; hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma kararı hükümsüz sayılır.

Süreli veya süresiz yayınların suç soruşturma veya kovuşturması sebebiyle zapt ve müsaderesinde genel hükümler uygulanır.

Türkiye’de yayımlanan süreli yayınlar, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyetin temel ilkelerine, milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı yayımlardan mahkum olma halinde, mahkeme kararıyla geçici olarak kapatılabilir. Kapatılan süreli yayının açıkça devamı niteliğini taşıyan her türlü yayın yasaktır; bunlar hakim kararıyla toplatılır.

[52] Yargıtay 12. CD., 2011/20114 E., 2012/12183 K., 15.05.2012 T.; “CMK’nın; “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesi incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı, dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı yasal düzenlemeden açıkça anlaşılmaktadır. Örneğin, gözaltı süresi yasada açıkça belirtilmiş olup, yasadaki bu süre içinde hakim önüne çıkarılıp, çıkarılmadığının saptanmasının davanın esasıyla herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi bu konudaki talep konusunda karar verilmesi için davanın esası hakkında karar verilmesine de gerek bulunmamaktadır.”

[53] CMK 91/1-2-3 (1) Yukarıdaki maddeye göre yakalanan kişi, Cumhuriyet Savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir. (Değişik ikinci cümle: 25/5/2005 – 5353/8 md.) Gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren yirmidört saati geçemez.(Ek cümle: 25/5/2005 – 5353/8 md.) Yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre oniki saatten fazla olamaz.

(2) Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığına bağlıdır.

(3) Toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya şüpheli sayısının çokluğu nedeniyle; Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin, her defasında bir günü geçmemek üzere, üç gün süreyle uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir. Gözaltı süresinin uzatılması emri gözaltına alınana derhâl tebliğ edilir.

[54] AİHM, Başvuru No:25629/94, Karar Tarihi: 27.11.1997

[55] AYM, Başvuru No: 2013/7929, Karar Tarihi: 01.12.2015

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/816ffd1f-c867-4feb-91e8-271b59ad8167?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 28.03.2017)

[56] Yargıtay 12. CD., 2012/20227 E., 2012/18818 K., 17.09.2012 T.; Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan, yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, ya da hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, kişilerin tazminat istemleri konusunda, asıl davada hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini beklemeye gerek bulunmamaktadır. Zira bu talepler, asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talepler değildir. Yakalanan bir kişinin, yakalama nedenlerinin ve hakkındaki suçlamaların kendisine bildirilmemesi hâlinde asıl davanın sonuçlanması beklenmeden CMK 141 hükümlerine göre tazminat talep etmesi mümkündür. Bir suç isnadıyla yakalanan başvurucunun yakalanması sırasında yakalama nedenleri ve hakkındaki suçlamaların kendisine bildirilmemesinin, başvurucunun hürriyetinden yoksun kalması üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Yakalandığında başvurucuya yakalama nedenleri ve hakkındaki suçlamaların bildirilmediği yönünde AYM tarafından yapılacak bir tespit ve ihlal kararının tazminat dışında bir sonucu olmayacaktır. Dolayısıyla bireysel başvuru kapsamında verilecek muhtemel bir ihlal kararı, ancak başvurucu lehine tazminata hükmedilmesi sonucunu doğurabilecektir.”

[57] AYM, Başvuru No: 2013/9673, Karar Tarihi: 21.01.2015

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/2073f9e0-88ff-4252-a8ae-794763cb8931?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 28.03.2017)

[58] AYM, Başvuru No: 2014/13044, Karar Tarihi: 11.11.2015

http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/BireyselKarar/Content/78deb983-3d4a-46b4-bf22-cbb5f8bca0d6?wordsOnly=False (Erişim Tarihi: 28.03.2017)

[59] m. 4 Pasaportsuz, vesikasız veya usulüne uygun veya muteber olmıyan pasaport veya vesikalarla Türkiye sınırlarına gelen yabancılar geri çevrilirler.

Bunlardan, pasaport veya vesikalarını yolda kaybettiklerini iddia edenlerin, İçişleri Bakanlığınca yapılacak soruşturma sonuna kadar, icabederse , en yakın idare merkezine gönderilerek haklarında verilecek kararlara göre işlem yapılmak üzere mahalli mülkiye amirinin göstereceği yerde oturtulabilmek kaydiyle kabulleri caizdir.

Hükümetin müsaadesiyle gelen göçmenler ellerinde Türk konsolosluklarının veya göçmen sevkı için yabancı memleketlere Hükümetçe gönderilen memur veya heyetler tarafından verilmiş bir vesika bulunmak şartiyle pasaportsuz da olsalar Türkiye’ye kabul olunurlar.

Umumiyetle mültecilerin ve iskan hakkındaki mevzuat dışında olarak yurt tutmak maksadiyle gelen yabancıların, pasaportları olsun olmasın Türkiye’ye kabulleri İçişleri Bakanlığının kararına bağlıdır.

[60] m. 22 Memleket dışına çıkartılmalarına karar verilipte pasaport tedarik edemediklerinden veya başka sebeplerden dolayı Türkiye’yi terkedemiyenler İçişleri Bakanlığının göstereceği yerde oturmağa mecburdurlar.

[61] AİHM, Başvuru No: 30471/08, Karar Tarihi: 22.09.2009; Başvuru No: 21896/08, Karar Tarihi: 28.06.2010; Başvuru No: 46605/07, Karar Tarihi: 13.0.2010; Başvuru No: 22426/10, Karar Tarihi: 17.04.2012; Başvuru No: 15916/09, Karar Tarihi: 13.10.2010; Başvuru No: 12717/08, Karar Tarihi: 22.11.2010; Başvuru No: 37040/07, Karar Tarihi: 13.07.2010

 

KAYNAKÇA

 

Bireysel Başvuru Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı Seçme Kararlar, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Ortak Projesi, Haziran 2016

Çakıroğlu Mehmet, Türk Anayasa Hukuku’nda Kişi Hürriyeti ve Güvenliği, (Danışman: Prof. Dr. Merih Öden), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2008

 

YARARLANILAN AYM KARARLARI

 

Deniz Özfırat Kararı                                      Başvuru No: 2013/7929, Karar Tarihi: 01.12.2015

Erdem Gül ve Can Dündar Kararı                Başvuru No: 2015/18567, Karar Tarihi: 25.02.2016

Firas Aslan-Hebat Aslan Kararı                    Başvuru No: 2012/1158, Karar Tarihi: 21.11.2013

Hanefi Avcı Kararı                                        Başvuru No: 2013/2814, Karar Tarihi: 18.06.2014

Hikmet Kopar ve diğerleri Kararı                 Başvuru No: 2014/14061, Karar Tarihi: 08.04.2015

K.A. Başvuru No: 2013/9673, Karar Tarihi: 21.01.2015

Mehmet Baransu (2) Kararı                           Başvuru No: 2015/7231, Karar Tarihi: 17.05.2016

Mehmet Haberal Kararı                                Başvuru No: 2012/849, Karar Tarihi: 04.12.2013

Mehmet İlker Başbuğ Kararı                        Başvuru No: 2014/912, Karar Tarihi: 06.03.2014

Murat Narman Kararı                                   Başvuru No: 2012/1137, Karar Tarihi: 2.07.2013

Neytullah Bayram Kararı                             Başvuru No: 2014/10339, Karar Tarihi: 15.04.2015

Rıda Boudraa Kararı                                     Başvuru No: 2013/7929, Karar Tarihi: 01.12.2015

 

 

Yazar: Av. Göze NALBANTOĞLU

Ayrıca bknz.

Koç Hukuk Anayasa Hukuku Final Soruları (2006/07)

Bu sınav soruları Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Sayın Doç. Dr. Kemal GÖZLER’in izniyle …