Anasayfa / Köşe Yazıları / “Al Al” Türkiye’m

“Al Al” Türkiye’m

Bir insanı nasıl görmek istersen öyle bakarsın öyle sever öyle kabullenirsin. Bazen yanlışlarını görür uyarır bazen yanlışlarını görür susarsın bazen de tüm yanlışlarını bile doğru olarak görürsün. Tıpkı doğup büyüdüğün, ekmeğini yediğin, ter akıttığın ülken gibidir çünkü sevdin mi doğrusuyla yanlışıyla kusuruyla kusursuzluğu ile koşulsuz seversin.

Gurbetteki bir insanı bakışlarından anlarsın. O mahsun, bir nevi yaralı, yalnız ve de bıkkın gözlerden. Kendini anlatmaya çalışmaktan, derdine derman bulmaktan, kendi ayakları üzerinde durmaya çabalarken çuvallamaktan, 24 saat kendi kendi ile dertleşmekten tek kelimeyle bıkan bedenlerden

Zamanla alışsa da gurbete farklı bir ülkede o ülkedekilerle aynı muameleyi gören bir vatandaş olmadığını anladığı gün kabullenemez uzaklığa. Zamanla geçer dese de türkülerini duyamadığı, hareketliliği tadamadığı, lezzetleri bulamadığı, ailesini göremediği gün bırakır umut etmeyi.

Kısacası zordur gurbet seven için de sevilen için de.

Bekleyen için de bekleten için de.

İster okumaya git ister kaostan uzaklaş ister mülteci ol ve ülkeni terk etmek durumunda kal, en çok aranandır kendi ülken, asla vazgeçilmez olanındır büyüdüğün ev ve asla koparılmaz olandır kendi dilini konuşmanın verdiği sıcaklık ve de rahatlık…

Bugünlerde gurbet isteği hep bir ağızda, hep bir düşüncede.

Kadına şiddet oluyor hadi o zaman bize gurbet,

Ekonomi çöküyor gurbet,

Mülteciler akın ediyor gurbet,

Doğu iyicene karışıyor, her gün ayrı şehit veriliyor gurbet,

Rusya Türkiye ile olan alış-verişini kesiyor gurbet,

Turizm giderek azalıyor ve azalacak gurbet,

Ülkenin tam kalbinde bomba patlıyor gurbet,

Ülke elden gidiyor gurbet.

Gurbet kelimesinin ağzımızdan çıkmadığı tek bir gün olmazken kaçma, kal ,savaş kelimelerini duymak da bizlere hasret oldu. Kuru kuru “ barış istiyorum” demek artık klişe olurken “ barış için ne yapmalıyız” demek askıya alındı. Belki de bunca acıdan sonra aslında en zor olan gurbetçi kavramı insanlara kolay gibi gözüküp bu yol yeğlenmeye başlandı. İnsanlar hissizleşti insanlar bencilleşti.

İnsanlar barış nedir ne değildir sorgulamaya başladılar.

Barış bazı sığ ideolojiler uğruna ölmek miydi? Yoksa barış önce kendinle barışmak daha sonradan mı topluma mal edebilmekti? Ya da barış sadece savaşın zıt anlamlısı mıydı?

Barış neydi gerçekten?

Barış isteyen bazı insanların yanı sıra peki ya istemeyenler neyi istiyor, neyi bekliyor ne uğruna yaşıyorlardı? Barış kelimesinin bile çözülemediği şu fani dünyada onlar barışsızlık ve dolayısıyla da sevgisizlik içerisinde hangi ideolojiyi hangi taraf ve mantıkla hangi şartla gerçekleştireceklerdi?

Barış neydi çözülememişken barışsızlığı seçenler bu güzel ülkeyi kontrolleri altına alıyor, dünyanın dört bir yanından barışsızlık için bir oluyorlardı.

Bazı insanlar sadece kendi ülkleri kaosta, kendi ülkeleri savaşta kendi ülkeleri zorda sanarlerken, asıl zorda ve yıllardır gözü üstünde olan ülkeler tarafından hedef alınmıştık oysa ki, bilmiyorlardı!

Tek bir yanlışımızı bekleyen, hatalarımızı bir bir gözlemleyen, mültecileri hor gören ve onları para pazarlığına sokan, acımızı önemsemeyip kenetlenmesini bilmeyen ülkeler tarafından kaos ortamı çıksın da iyicene karışsın, karışsın ki bu güzelim ülke geçmişte olmadı ama artık olabilir bölünebilir diye yamacımızdaydı artık.

Vizesiz seyahatmiş, AB üyesi olabilmekmiş güzelim ülke elden gittikten sonra bunların herhangi bir değeri kalabilir miydi?

Keşke vizesiz seyahet yerine bize vize uygulayan ülkelere karşın biz de vize uygulacak bizde onlara ket vuracak kuvvete ve gelişmişliğe erişebilsek ve de keşke Ab üyesi olmak yerine öncelikle farklı etnikleriyle Kürdüyle Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Ermenisiyle, Alevisiyle “Türkiye Cumhuriyeti“ olabilsek ve de “Ne mutlu Türküm” demek bazılarımızın ağrına gideceğine bunu ayrıcalık olarak görüp bundan gurur duymasını bilebilsek.

Fakat hayat keşkeler için oldukça kısa ve şu an keşke derken bile;

vatanı için savaşan bir asker, ülkesi için mücadele eden bir polis, her şeyden habersiz anne karnındaki asıl barışın simgesi olacak olan bir bebek, eve yemeğe yetişmeye çalışan bir genç, geleceğin hak ve hukuk arayacak olan hukukçu adayları, henüz gençliğinin baharında olan insanlar, her şeyden habersiz otobüs durağında bekleyen bir aile ve diğerleri keşke diyemeden “barışsızlık” içinde son nefeslerini veriyor, gözlerini karanlığa yumuyorlar.

Bugünlerde ileride tarih kitaplarında yer alacak bir kara tarih yazılıyor.

Bugünlerde ülkem huzursuz, insanlarım telaşta,

Bugünlerde barış askıda barışsızlık revaçta

Bugünlerde akıllarda gurbet gönüllerde vatan

Bugünlerde hayaller beyaz, canım Türkiye’m ise al al.

“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” deyip bize bu toprakları zorluklarla ama kararlılıkla armağan eden ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bugünlerde her şeyden herkesten çok arıyor ve onun gibisinin gelmeyeceği düşüncesinde hemfikir olarak onun bize bıraktığı bu güzel toprakları da daha fazla al al yapmayacağımıza canı gönülden inanmak istiyorum.

Çanakkale Zaferi’nin 101.yılı kutlu ve mutlu, tüm dünyaya ibretlik olsun!

Ç anakkale geçilmez dediler, geçilmedi!

A nalar ağladı, oğullar savaştı.

N e olursa olsun dediler, cepheye gittiler;

A nalar ağladı, oğullar savaştı.

K ürdü,Türk’ü lazı çerkezi,

K imi harbiyeli, kimi liseli.

A ğası da var, çiftçiside,

L a İlahe İllallah! diyerek savaştı hepsi,

E n sonunda kazandılar bu büyük zaferi!

18-mart-çanakkale-savaşı

Yazar: Ece ERGÜNEY

Ece ERGÜNEY
Özyeğin Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisi

Ayrıca bknz.

CEZA MAHKEMESİ MAHKUMİYET KARARININ, EYLEMİN HAKSIZLIĞINI DEĞERLENDİRMEDE HUKUK HAKİMİNİ BAĞLAYACAĞI – KUSUR ORANININ BELİRLENMESİNDE CEZA DOSYASINDAKİ BİLİRKİŞİ RAPORUNUN DA DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİ

Özet: Ceza mahkemesinin mahkumiyet kararının, kusurun takdiri ve zarar tutarının saptanması konusunda hukuk hakimini bağlamayacağı; ancak, …