Anasayfa / Köşe Yazıları / Dillere Destan Vücudum

Dillere Destan Vücudum

Şu dünyaya gözlerimi açtığım andan itibaren öyle destansı bir bedenle uyanmışım ki şu dünyadan gözümü kapayıncaya kadar dillerden düşmeyecek derecede özel ve kutsal, tapılası ve konuştukça konuşulası hale gelmiş.

Ben henüz küçük bir fetusken kaderim bu vücuda sahip olmakla yazılmış. Bana seçme hakkı tanınmamış. Allahın verdiği bir nimet bir hediye denmiş geçilmiş. Cennet kadınların ayağının altındadır diye büyütülen bir tarafa inanıp yolumun cennetlik olduğunu bedenimin ise ileride beni anne yapacak kadar kutsal bir varlık olduğuna inanmışım. Daha doğrusu inandırılmışım. Bunun uğruna 4,5 yaşında süslü püslü oyuncak bebeklerimle oynayıp, 6 yaşında evcilik oyununu keşfedip 7 yaşından itibaren de barbie bebeklerime sarılmışım.

Küçük bedenim gibi küçük bebeklerimi giydirmiş onlara aile kurumunun ilk temellerini attıran evcilik oyunu ile tanıştırmış ve anne-baba-çocuk rolleri vererek anne olmanın ilk ve haklı gururunu tatmışım.

O zamanlar “kızım bacaklarını sımsıkı kapa da otur”,” kızım iffetinle davran”, “kızım kahkahını sınırla”, “edebini bil” tarzı cümlelerle karşılaşmamışım. Eğer karşılaşmış olsaydım eminim ki ben de karşılaşasanların zihin yapısında olup  bedenimin kutsallığını bilemeyecek onu bir tarafa atarak makus kaderime terk edilecektim. Yani ben de ‘sizler’ gibi koyun sürüsüne kapılıp en başta giden sıradan insanlardan olacaktım.

Zamanla büyüdüm tabii. Kimse aynı kalmadı, kalamadı çünkü. Bedenim hakkında herhangi bir laf geçti mi hemen kulak kesilirdim. Ne diyorlardı acaba? Neydi bu kadar önemli ve de farklı yapan? İki çift göğüs ve de ağıza bile alınmaktan utanılan vajinam mıydı beni ötekileştiren ve diğerlerinden ayıran? Yoksa ben de olan şey sen de yok muydu da benim vücudum sana bu kadar dert olmuştu?

Oldukça popüler konu olan şey ‘benim’ bedenim olunca tabii ilk başta hoşuma bile gitti bunca söz bunca tartışma ve de bunca destansı anlatımlar. “Benim bedenim neymiş be abi “demeden edemedim tabii şu anneliğe bırakılan cennetlik işini de annelikten öncelere indirdim. Madem şimdiden konuşuluyordu ben de şimdiden cennetliktim.

Daha sonraları baktım salt dışarıda o bu şu konuşmuyor da hayatın olağan akışı içerisine giren herkes tarafından konuşulan bir konu olmuş o an işin seyrinin değiştini anladım. Siyasiler girmişti işin içerisine, bunun yanında koca koca cübbeli adamlar, hacı hoca üfürükçüler, kendini doğru yanlış fetva vermeye adamış insanlar sarmıştı dört bir etrafımı.

En önemlisi ve de en tehlikelisi de sokaklardı. Sokaklar artık benim pembe evcilik dünyamdaki kadar evcil, adamlar da artık benim pembiş kızlarıma yakışacak derece de masum ve pırlanta değillerdi. Onlar da farklılaşan sosyolojik koşullara ayak uyduruyorlar onlar da iradeli veya irade dışı değişime sürükleniyorlardı.

Ne zaman ki bu değişim kaçınılmaz ve sokaklar benim bedenime sığmaz oldular orada durdum ve sorguladım. Sorgulamak salt filozoflara mahsus değildi elbet ben de sofistler kadar şüpheci olabilirdim.

Yürürken arkama baktığım zamanlar oldu biri geliyor mu veya bana laf atacak mı ? diye.

Taksiye veya toplu taşıma araçlarına bindiğimde önüme arkama yanıma baktığım oldu biri taciz edecek mi ? diye.

Sıcak yaz günlerinde giyemediğim şortlarım giyemediğim etek ve elbiselerim oldu biri dönüp bakıp sinirimi bozacak mı ? diye.

Aklımda kalan ara sokaklar, doyamadığım mekanlar, gidemediğim yerler oldu acaba biri çıkıp da kutsallığım üzerinden beni rahatsız edecek mi? diye diye…

Böyle ola ola ergenliği bitirip yetişkinliğe adım attım. Acaba bu yetişkinlik nasıl bir şey, şimdi bir şeyler değişecek farklılaşacak mı diye. Anladım ki ekonomik ve siyasal boyutta değişmeyen tek şey değişmenin ta kendisi

olurken değişmenin değiştiremediği tek şey de benim vücudum olup sürüyordu. Yetişkin kadınların çoğu suskun puskun kenarlarına çekilmiş kendilerini tavuk misali gören insanlara boyun eğiyorlardı, şiddete uğrayıp susuyor, susturuluyor, oturuşlarından gülüşlerine, ilişkilerinden evliliklerine karışılıyor ama yine de Türk milletinin o misafirperver tavrı misali misafirleri hadsiz de olsa onları içeri buyur etmekten kendilerini alamıyorlardı. 

Bir kez olsun aynanın karşısında kendi bedenin kutsallığını anlayamamış, algılayamamış ve de algılayamayacak zihinlere sahip hemcinslerim vardı. Onlara göre kutsallık doğurganlık, doğurganlık ise edebiyen erkeğine itaat edilmesi gereken bir döngüydü. Sanıyorlardı ki doğurdukça yücelecekler, yüceldikçe sevilecek sevildikçe de kutsallaşacaklar.

Eski islam şartlarında mevcut olmayan dolayısıyla da mevcut olamadığı için kullanılamayan doğum kontrol hapları ve de kürtaj imkanları tartışılmaya başlanmış, kürtajın haktan ziyade cinayet olduğu ele alınmış, 6 yaşındaki çocuğun evlenebileceğine dair nasihat ve de fetvalar etrafı sarılıp sarmaladığında ben aslında 21 yaşında 21 yaşından da büyük bir yük taşıdığımı anlamıştım.

İslam alemi dindarlığa dindarlık müslümanlığa, müslümanlık kadın bedenine, kadın bedeni ise belirli kalıplara sokulup alet ediliyor ve mütemadiyen sömürülüyordu.

Şimdilerde tekrar sorguladım bu bedeni taşımanın ağır yükünü ve kutsallığını. Doğmadan seçme hakkım olsaydı ne yapardım dedim kendi kendime. Cevabı basit olmadı ama ibretlik oldu. Kadın olmayı seçerdim dedim çünkü onların çok inandıkları ama bir türlü sayamadıkları tanrının bir lütfuydum ‘ben ve benim kutsal, dillere destan vücudum’

Her gün konuşulacak ve her gün ağızlarına sakız edilecek bir malzeme arıyorlarsa eğer bırakayım da o benim çok sevip saydığım, içerisine evcilik hayalleri sığdırdığım bedenim üzerinden olsundu. Ne de olsa o bedeni taşımanın haklı gururunu her daim yaşıyor ve de ağırlığını üstlenip ‘beden benim, karar benim’ diyebiliyordum, boyun eğmiyor, susmuyor, susanları kınıyordum.

Bundan sonra da toplumsal bir farkındalık ve sonrasında gelen kaçınılmaz değişim yaşanılacaksa eğer o da bir erkeğin kadına kadınlığını hatırlatmasından ziyade kadının kadına kadınlığı hatırlatması ve de bedeninden utanmamasını onu saklayacak kapalı bir kutu niteliğinde değil de dilediği gibi kullanacağı açık bir kutu olarak kullanması gerektiğini hatırlatması ve de öğretmesi gerek.

Bu vazife eminim ki kutsal bir kadının diğer kutsallığını silikleştirmiş, unutmuş bir kadına yapacağı en güzel en bilinçli armağanı olacaktır.

v_tipleri_th

Ece Ergüney

31.05.2016

Yazar: Ece ERGÜNEY

Ece ERGÜNEY
Özyeğin Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisi

Ayrıca bknz.

TAHLİYE TALEPLİ İCRA TAKİBİ – 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİNİN ÖDEME EMRİNDE YAZMASI GEREKTİĞİ – MATBU KISIMDA YAZILMASININ YETERLİ OLMADIĞI

Özet: Davalı borçluya gönderilen örnek 13 ödeme emrinde 30/7 günlük ödeme ve itiraz sürelerinin metin kısmında …