Anasayfa / Edebiyat ve Hukuk / Edebiyatta Varoluş ve Adalet

Edebiyatta Varoluş ve Adalet

Adaleti,  kişinin kendi  özünde  arayışını bize  öğreten varoluşçu  edebiyattan başka bir şey değil bana kalırsa.  Toplum uzaktan bakıldığında; ama çok uzaktan    gördüğümüzde diyorum  büyük resmi,  işte  ancak o zaman  bir anlam ifade eder.  Oysa  bireyin varoluşu ve ruh bilgeliğine giren iç hesaplaşmalarıdır aslolan. Maddenin  ruhu da, özü de  insan.

Edebiyatın sunduğu imkanlar sayesinde  yüzleşmek mümkün çoğu kez. Belki de  tek gerçek olanağı o sunuyor bizlere. Belki Dostoyevski olmasaydı,  Sartre  yahut  Camus, varoluş diyalektiğinde  kaybolacak, roman örgüsü içinde  ‘erdem, haya, yalnızlık, utanç, adalet yoksunluğu’  ve sair kavramlar  üzerinde  bu büyük ışığın izinden gidemeyeceklerdi.  -Dostoyevski’nin hiç var olmamış olması fikri bile  acı vermeye yetiyor  esasında..-  İnsanın yegane  bilinci,   sınıflara  ayrılmadan; eşit, aşağılamak/küçümsemek ve yalnızlaştırmak gibi dürtülerin farkındalığında olup, bu dürtülerle   kurulu  modern dünya  yasalarını alaşağı etmek olmalıydı.  ‘iyi insan nedir? Nasıl olunur?’ sorusu  saplıydı varoluşçu tüm yazarların  kaleminde. Albert Camus’nun  La Chute /Düşüş adlı romanı, özellikle adalet  duygusunun  yitirildiği içinde  bulunduğumuz yüzyılda  ve ülkemiz şartlarında, acıyla da olsa, tam anlamıyla  sindirene kadar okunması  gereken bir eser. Baş kahramanı   Jean Baptiste Clamence, kendine itiraf etmek cesaretinde  bulduğu  günahlarını anlatmaya koyulur. Günah diyorum lakin, ne  kutsal kitaplarda korkuyla  kişiye ezberletilen öğretiler, ne ceza yasaları  değil gerçek günahlar. Geç kalmış, insani zaafiyetlerin ve bencilliğin kurbanı olmuş erdemler asıl insanı çürüten; bir gün bir yerde itiraf edip farkına  varmadıkça da  çürütmeye, böylece  koskoca  bir medeniyeti bile adaletten yoksun, güvensiz ve yalnız bırakmaya yetecek bir  iç aydınlanmadan bahsediyor Camus. Söz gelimi, Jean o  gece Sein Nehri’nin soğuk ve karanlık suyuna bırakabilseydi kendini genç bir kadının  hayatı için geç kalmamış olacaktı.’’ Artık çok geç. Her zaman geç olacak.’’

Bireyi toplumsal yaşamda çıkıntı olmasın diye  örgütleyen  pek çok  kurum asıl sorgulanması gereken olarak çıkıyor yüzleşmede karşısına. Sadece  evlenmiş olmak için yapılan evlilikler, çocuklar, sadece sosyal statü uğruna  katlanılan nefret edilesi yükümlülükler, münferit konfor uğruna adaletsizliği  göz göre göre  yok saymak, kendi özlük alanına  girmeyen hiçbir kötülüğe  dil uzatamayan acziyet ve  daha  sayısız nicesi.   Dostoyevski, Kafka, Camus okuyanlar  aşinadır  şu gerçeğe: farkındalığı yaşayan ve gittikçe  çaresizliğe, kendi bataklığına  gömülen birey  muhakkak  memur, avukat , yargıç ya da bir başka  kamu görevlisidir. Asla bir sokak serserisi ya da  evine ekmeğini götürmekten öte derdi olmayan zavallı bir  işçi çıkmaz  karşımıza. Ya 6. Sınıf  bir memurun müdürlere ve amirlere bakarak  farkettiği kıdem esaslı insan yerine koyulma eşiği  yahut erişebildiği her lükste  salt  mutluluğu  arayan ancak  asla tatmin olamayan başarılı bir  avukat  ya da  yargıç portresi çıkar karşımıza.  Keza Saramago da bunu en iyi biçimlendiren yazarlardandır. Toplumun kalıplaşmış halinden o  denli tiksinir ki, ilk fırsatta bu  çarkın arasından sızmaya çalışır ya da  varoluşu  kurcalar.

Artık tek birimizin bile masum olmadığını fark edene kadar herkesin suçlu olduğunu  söylemek cesaretinden başka  bizi kurtaracak bir yol yoktur  bu adaletsiz  cehennemde. Çünkü  en başından beri kişisel zaaflarımızın, hırslarımız  ve tutkularımızın gölgesinde  hareket  eden  değil,  bilincine  özgürlük, koşullu eylemlerine ket  vurabilen  insan olmak zor gelir. Bu, zor olanıdır.  Yaşadığımız  çağda varoluş üzerine yazan  romancılar da  dikkate alınmalı lakin, Camus’nun  zehir  zemberek ‘Düşüş’ yüzleşmesi, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ gerçeği görmezden gelinmemelidir. İki küçük misal..

Bürokrasi, Yönetim ve Yargı Erkleri,   suç, ceza ve ahlak noktasında  çoğu yasal çok azı insani sınırlarla hareket  ediyorlar.  Ahlak  Felsefesini  Varoluş ile  yorumlayan, ‘kendine acıyan lanet, işe yaramaz  biri değil de, artık ‘iyi bir adam’ olmak için  ne yapabilirim, ya da  neler için çok geç, bunları düşün!’ ya da  oku istersen; düşünen birileri var..   demek cesaretini  Edebiyat gösteriyor.  Bu gerçeği  gözden kaçırıp, okumak yerine  bilgisiz hükümlerle  ahkam kesildikçe de ‘Adalet’in içi daha  cüretkar  ve arsızca  boşaltılmaya devam edecek. Camus,   ‘’…. Hiç kimsenin masum olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz, oysa herkesin suçlu olduğunu kesinlikle onaylayabiliriz. Her insan başkalarının suçuna tanıklık eder, inancım ve umudum bu benim.’’  Derken hala bir şansımız olduğunu da  vurgulamaktan geri durmuyor. Yani çok geç, çok kaybettik, ama  her zaman uyanış için bir  umut vardır diyor belki de.

Tevekkül etmeyi, sorgulamadan da kabul edebilmeyi  öğreten tasavvuf  ve dinler felsefesinin insana  hareketsiz bir alan  sunduğunu düşünüyorum. Oysa bilinç bize itaat etmek, hareketlerimiz de bilincimize  itaat etmek zorunda.  İsa atılan tokada  diğer  yanağını da  çevirerek, Peygamberimiz ise en zalim karşısında  bile  merhametini esirgemeyerek örnek olur.  İyi örnekler  kuşkusuz.  Ama bazen ulu camilerin, dev katedrallerin içinde  dahi affedilmeyecek günahlar  vardır. Bazen diyemeyecek kadar da çoklar üstelik.. Soykırımlar, eşitsizlik, sermayenin gücünde  ve tekelinde  ezilen birey, iktidarı maşa yaparak at koşturan adaletsiz  yönetimler, insan hayatının,  emeğin hiçe sayılması,  ve daha nice büyük gaddarlıklar  karşısında çaresiz  bir  yere varıldığında  emzik gibi ağzımıza  uzatılan bir hoşnutluk ‘Şükür, tevekkül, imtihan, ibret, kısmet, nasip’ karşımıza çıkar. Çünkü yasalarla güvence altına  alınan adaletin erişemediği  her yerde acı vardır.   Dünya Edebiyatında  Varoluş Felsefesinin çok değerli birkaç öncüsünden  buraya kadar gelmemin tek bir sebebi var sevgili blog takipçileri,  yeri doldurulamaz  bir şey  var olmalı hayatta: bunu da  ancak herkes  kendi  hesaplaşmasını yaşarken yapabildiğinde  keşfeder. Anlamak, usta kalemlerden çıkan böylesi anlamlı eserleri okuyarak da  pekala mümkün olabilir. İşte benim de inancım ve umudum bu yöndedir.

Yazar: Görkem Tan

Görkem Tan
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Avukat, Blogger.

Ayrıca bknz.

95 senede değişmeyen: Atatürk

Dünya savaşından harap düşmüş, perişan olmuş bir Türkiye gerçekliğinden sonra Mondoros Mütarekesi’nin imzalanması ile ülke …

X