Anasayfa / Haber & Güncel / Bazı Kavramlar Üzerine…

Bazı Kavramlar Üzerine…

Eşitlik, Anayasal düzene göre incelendiğinde, herkesin aynı haklardan yararlandığı, herkesin aynı düzeyde olduğu toplumu işaret eder. Eş değer kavramı ise, her ne kadar Arapça’da muadil olmayı, eşit olmayı dile getirse de eşitlik kelimesinin yerini tutamaz. Zira anayasanın temel hak ve özgürlüklere yönelik yasası “Herkes kanun önünde eşittir” der, “eşdeğer”dir demez. Kavramsal açıdan değerlendirildiğinde, bu söylemde anayasanın bu maddesi üzerinden yapılan bir kelime oyunu olduğu düşünülebilir. Kadın ve erkek eşit konuma getirilemez demek, bu kişilerin kanun önünde “eşdeğer” haklara sahip olamayacağını savunmaktır. Böyle bir görüş, demokratik toplumlarda, her insanın hak ehliyetine sahip olduğu toplumlarda kabul edilemez.

Kadının fiziksel açıdan erkekle eşit olmadığını savunan yaklaşımlar, anlatmaya çalıştığı mesele doğru olmasına rağmen gerek kelimenin yanlış kullanılmasından, gerek hak adalet ve eşitlik kavramları üzerinde fikir sunarken yanlış bir temel oluşturmasından dolayı geçerliliğini yitirmiştir. Öncelikle, kadın ve erkek fiziksel açıdan eşittir, aynı canlılık özelliklerini gösterirler: aynı şekilde beslenir, solunum yapar vb. aynı yaşam faaliyetlerinde bulunurlar. Vurgu yapılacak nokta eşit olmadıkları değil, “aynı” olmadıklarıdır. Anatomik yapıları farklıdır. Fakat ikisi de aynı evrimin ürünüdür. Kadınları narin diyip köşeye atmak kabul edilemeyecek bir görüştür. Zira kadınlar da gerektiğinde her ağır işi yapabilecek kapasitededirler.

Bu farklılık, insanların ortaya çıkışından beri kendini belli etmektedir. Fakat bu farklılıkların kadın ve erkek arasında uçurum yaratması tüm demokratikleşme süreçlerinin tersine zaman ilerledikçe meydana gelmiştir. İlkçağ toplumlarındaki doğurganlığa verilen önem ve anaerkillik yerini hükmedici ve kralcı ataerkil topluma bırakmıştır. Bu süreç, hukuka da yansımış, toplum kuralları ve hukuki düzen değişime uğramıştır.

Kadın ve erkek günümüz adalet düzenine bakıldığında kanun önünde eşit görünürler fakat bu noktada da bazı farklılıklar söz konusudur (annelik karinesinin kesin karine olması ama babalık karinesinin kesin olmaması vb.). Yasa koyucu zaman içerisinde kadın ve erkeği eşit kılmak amacıyla birçok yasayı uzlaşmacı bir yolla düzenlemiştir. Konut seçiminin kocaya ait olduğu, velayetin kocanın oyuna bağlı olduğu ve evlilik birliğinin başkanının koca sayıldığı Eski Medeni Kanunu yeniden düzenleyerek kadına haklarını kazandırmıştır. Fakat düzenlenmeyen ve eşitliğe son derece aykırı düşen bir kural söz konusudur. Medeni Kanunun 187. maddesi öngördüğü üzere kadın bekarlık soyadını kullanmakta serbest değildir. “Kadın, evlenmekte olduğu kocasının soyadını alır.” Bu yasa Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasına rağmen Anayasanın eşitlik ilkesine karşı bulunmamıştır. Bu sebeple Medeni Kanundaki yerini korur, hatta 321. maddeyle desteklenir. Kadın erkek eşitliği kapsamında bir değerlendirme yaparsak bu yasa iki taraf için de kısıtlayıcı olmaktadır. Soyadından memnun olmayan bir erkek karısının soyadını alabilmelidir. Bunun yanı sıra eğer koca karısının soyadını almaya zorlanamıyorsa, karısı da kocasının soyadını almaya zorlanılmamalıdır. Burada bir cinsiyet ayrımcılığı, ideolojik bir yaklaşım söz konusudur. Eşitsizliğe sebebiyet veren bu durum, aynı zamanda toplumda aile birliğinin reisinin baba olduğu kalıplaşmış yaklaşımını da destekler. Toplumsal cinsiyet algısında kadın ve erkeğin eşit konumlandırılamayışına sebep olur.

Toplumsal cinsiyet, kadın veya erkek olmaya toplumun yüklediği anlamları, toplumun kişiyi nasıl algıladığını ve kişiden beklentilerin ne yönde olduğunu anlatan bir kavramdır. Günümüzde, kadından beklenti son derece yükselmiş, buna karşılık kadına verilen önemi son derece azalmıştır. Zaman içinde bu değişim kadın ve erkekle ilgili çeşitli kalıp yargılar oluşumuna sebep olmuştur. Bu kalıp yargılar “Erkek adam ağlamaz.” “Kadın dediğin evinde oturur eşine çocuğuna bakar.” gibi çeşitli çevrelerce kabul edilmiş, bazı kesimlerce sorgulanmayan bilakis sorgulanması “ayıp” olarak görünen olgulardır. İşte bu kalıp yargılarla boyanan zihinlerin ağzından dökülen cümleler Türk toplumunun kadına yüklediği cinsiyet rolünü ve Türkiye için geçerli olan kalıp yargıyı gözler önüne serer.

Kadına biçilen toplumsal rol, kadınların davranış kalıplarının da değişimine sebep olmuştur. Birçok kadın ona giydirilen evinin hanımı kostümünü başarıyla taşımaya çalışmıştır. Taşımayanı kınayarak, ahlaksızlıkla suçlayarak hemcinslerinin aşağılanmasına yardımcı olduğunu söylemek mümkündür. Bu sebeple erkek-kadın arasındaki bu derin uçurumun oluşmasında kadınların da erkekler kadar payı vardır. Dünya bugün demokrasi hareketlerinin yoğunlaştığı, bir başkaldırı döneminin içindedir. Buna karşılık kadın haklarını savunan, erkeklerle eşit olduklarını kanıtlamak için direnen kadınların sayısına bakıldığında, birkaç ünlü feminist örgüt ve kadınları şiddetten korumaya çalışan derneklerin çabaları haricinde kadınların haklarının peşine yeterince düşmediği görülebilir. Bunun sebebini yalnızca korkutulmaya, kadına şiddete bağlamak bu vazgeçmişliği çok dar bir çerçevede değerlendirmek olur. Zira kadınlarda onlara yakıştırılan davranış kalıplarını kabul etmişlik, savaş vermeye değmeyecek bir mesele olduğu düşüncesi vardır. Özellikle Türk toplumunda kadın “kulluk” kavramıyla kendini o kadar özdeşleştirmiş ki şiddete maruz kaldığında dahi “O benim kocamdır, şikayetçi olmam.” diyerek işin içinden çıkabilmektedir. Tam da bu noktada o kadın, onun için ve kendi hakları için savaş veren bütün kadınların çabasını yerle bir etmiş olur. Herkesin önünde eşit olduğu kanuna başvurup hakkını aramayı, kendini savunmayı reddeder, adalet önünde kadın ve erkeğin eşit olmasına engel olur.

Kadın erkek eşitsizliği toplumsal yapı ve ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir konudur. Kanunlardan önce kalıplar, kalıplardan önce algılar değişmelidir. Temel hak ve özgürlükler kadının, erkeğin, hatta yeni doğan bebeğin doğar doğmaz sahip olduğu haklardır. Bu haklara hiç kimsenin el atması mümkün değildir, ayrıca kimse kadın ve erkeğin temel haklar çerçevesinde eşit olmadığını savunamaz. Farklılıklara gelince, bilim çağının ortasında, kadınların her meslek dalında görev aldığı, hakim, savcı, bilim insanı olduğu, devlet yönettiği bir dönemde kıyaslaması yapılacak mesele kadın ve erkeğin anatomik yapıları değildir. Bilim çağı diye nitelendirilen bu devirde erkek ve kadın kıyaslanacak son meseledir. Çünkü erkek kadına eşittir, ikisi arasında ayrım kabul edilemez.

Yazar: Ayşe Sırma GÜROL

Ayşe Sırma GÜROL
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi.
X